ARŞİV — ŞUBAT 2026

27 ŞUBAT CUMA

İŞLETMELERİN WHATSAPP HESAPLARI — MARKA GELİŞTİRME

İşletmelerin WhatsApp numaralarını kullanırken dikkat etmesi ve mutlaka uygulaması gereken detaylar var. Fakat bu duruma çoğu zaman dikkat edilmediğini görüyorum.

 

WhatsApp platformu, WhatsApp Business adında ayrı bir uygulamaya da sahip. Ve bu “WhatsApp Business” uygulaması, profesyonel çalışma hayatınız; yani firmanız için çok fazla avantaja sahip.

 

Profilinizde paylaşabileceğiniz çok fazla ekstra bilgi alanı mevcut. Çalışma saatleriniz, adresiniz, e-posta adresiniz, web siteniz ve sunduğunuz hizmetler gibi detayları paylaşabiliyorsunuz.

 

Standart WhatsApp uygulaması eskiden web sitenizi ekleyebilmenize olanak sağlıyordu ama artık bunu da kaldırdılar. Sadece en fazla 1 ay süreyle gösterebileceğiniz, 50 karakterlik bir “Hakkımda” yazısı yazabiliyorsunuz.

 

Eğer ille de standart WhatsApp uygulamasını kullanacaksanız, profil resminizin gizlilik ayarının “Herkese Açık” olduğundan emin olmalısınız ve mutlaka firmanızın logosunu kullanmalısınız. En azından, WhatsApp’tan sizinle iletişim kurulmak istendiğinde, potansiyel müşterileriniz, doğru numara ile irtibat kurduklarının farkında olmalılar.

 

WhatsApp Business’ın standart WhatsApp’a karşı bir diğer avantajı da “wa.me/905320001122” şeklinde WhatsApp numaranızın doğrudan linkini paylaştığınızda ortaya çıkıyor. Eğer bilgisayar üzerinden bu linke tıklandıysa ve WhatsApp Business kullanıyorsanız, isminiz ve profil resminiz doğrudan görünüyor.

 

Tabi bunların haricinde de çok daha fazla avantaja sahip olabiliyorsunuz. İlerleyen günlerde bunları da sizlerle paylaşmış olayım.

 

WhatsApp Business’a geçtiğinizde, WhatsApp uygulaması üzerindeki bütün sohbet geçmişiniz otomatik olarak taşınıyor. Tabi böyle bir işlemi uygulamadan önce Ayarlar, Sohbetler ve Sohbet Yedeklemesi bölümünden Google hesabınıza giriş yaparak yedekleme yapmanızı mutlaka tavsiye ederim. Otomatik yedeklemeyi de açmalısınız.

26 ŞUBAT PERŞEMBE

“WEB SİTEMİZ YOK” — İNŞAAT FİRMASI

“Web sitemiz yok.” 

 

Bu cümlenin kesinlikle duyulmaması gereken bir sektör var: İnşaat.

 

İnşaat sektörü tamamen bir güven işidir. İnsanlar daire alırken, arsa yatırımı yaparken veya kentsel dönüşüme girerken milyonluk kararlar veriyorlar. Böyle bir sektörde dijital bir vitrininizin olmaması, adeta tabelasız bir ofis gibidir. Ofisiniz çok donanımlı olabilir ama dışarıdan bakıldığında görünmezsiniz. Web sitesi tam olarak bu noktada devreye girer; müşteriye “Biz buradayız ve kurumsalız” deme biçimidir.

 

“Zaten işler referansla geliyor” ifadesi, sıklıkla duyduğum diğer bir cümledir. Bu söylem kısmen doğrudur. Fakat referansla gelen bir potansiyel müşteri bile ilk olarak ne yapıyor? İsminizi Google’a yazıyor. Şayet karşısına hiçbir sonuç çıkmıyorsa ya da sadece bir Instagram hesabı çıkıyorsa, o güven zinciri daha en başından zayıflıyor.

 

Sosyal medyayı yeterli görme konusundan da bahsetmek istiyorum. Öncelikle Instagram vb. platformlar kiralık bir daire gibidir; web sitesi ise tapusu tamamen sizde olan bir binadır. Instagram kapanabilir, erişim engeli getirilebilir, hesabınız kapatılabilir veya etkileşiminiz düşebilir. Üstelik bu platformlarda yapabilecekleriniz son derece kısıtlıdır ve uygulamanın dayattığı şablona uymak zorundasınızdır.

 

Oysa alan adınız ve web siteniz tamamen size aittir. Üstelik projeleriteknik detaylarıteslim tarihlerini, görselleri ve referansları düzenli bir bütünlük içinde sergileyebileceğiniz tek alan da yine kendi kurumsal web sitenizdir.

 

Ben bu durumu şu şekilde özetleyebilirim. İnşaat firmaları binalar inşa ediyorlar ancak kendi dijital binalarını ne yazık ki çoğu zaman ihmal ediyorlar.

22 ŞUBAT PAZAR

MARKAYI KUSURSUZ HALE GETİRMEK

Bir markanın sadece web sitesini yapmak artık yeterli değil. Çünkü web sitesi, markanın görünen yüzlerinden sadece biri.

 

Web siteyi kusursuz yaparsınız ama Instagram bio’su eksik, Google arama sonuçlarında eski logo çıkar, kartvizitte farklı font vardır, tabelada başka renk tonu kullanılmıştır. İşte o zaman, web site ne kadar iyi olursa olsun, kurumsal bütünlük zedelenir.

 

“Markayı kusursuz hale getirmek” dediğimiz şey, aslında bu dağınıklığı toparlama sürecidir. Çoğu işletmede marka, bir bütün olarak ele alınmamış durumdadır. Web sitesi farklı bir dönemde yapılmış, sosyal medya yönetimi farklı kişilere verilmiş, baskı işleri çeşitli matbaalarda çözülmüş ve Google tarafı tamamen göz ardı edilmiş olabiliyor. Sonuç mu? Parçalanmış ve tutarsız bir kurumsal kimlik. Müşteri bu uyumsuzluğu bilinçaltında mutlaka hisseder.

 

Benim açımdan ve müşterilerimin açısından güzel tarafı şu: Bu yaklaşımım beni “web site yapan biri” olmaktan çıkarır, “markayı kusursuz hale getiren biri” yapar. Aradaki fark büyük. Web sitesi teslim edilir ve biter. Ama marka bütünlüğü kuran kişi, işletmenin de uzun vadeli ortağı olur. Çünkü yalnızca tasarım yapmakla kalmazsınız; mevcut hataları raporlar, eksikleri tespit eder, stratejik çözüm önerileri sunar ve bu sorunları çözersiniz.

 

Çoğu işletme kendi hatalarını göremez. Siz dışarıdan profesyonel bir gözle baktığınızda görürsünüz.

 

Elbette “kusursuzluk” oldukça iddialı ve tehlikeli bir kelimedir. “Mükemmel” seviyesine ulaştığı iddia edilerek tamamlanmış bir marka modeli olamaz; dijital dünyada sürekli gelişim şarttır. Burada asıl vurgulamak istediğim nokta, markanın prestijini zedeleyen kritik hataları tespit edip ortadan kaldırmaktır. Sonrasında ise sürdürülebilir ve tutarlı bir sistem kurabilmektir.

 

Ben bu süreci şöyle özetleyebilirim:
“Web sitesi yapmak, bir oda tasarlamak gibidir. Marka kimliğini inşa etmek ise bütün evi mimari olarak planlamaktır.”

19 ŞUBAT PERŞEMBE

GOOGLE'DA FİRMA ADINIZ ARATILDIĞINDA ÇIKAN SONUÇLAR

Google’da firma adınız aratıldığında karşınıza çıkan sonuçlar, müşteri adaylarınızın zihninde “Bu firma güvenilir mi, işini doğru yapıyor mu?” sorusunu uyandırıyor. Web sitenizin sayfaları, başlıkları, açıklamaları, link yapıları ve favicon’u bu izlenimi doğrudan etkiler.

 

Web sitesi geliştirme aşamasında açılmış ancak içeriği girilmemiş sayfalar unutulabiliyor; Google bunları dahi bulup indeksliyor. Firma adını aratan biri bu sonuçlarla karşılaştığında, daha web sitenize adım atmadan profesyonellik algısı zedeleniyor. Küçük gibi görünen bu detaylar, aslında marka imajınızı doğrudan etkiliyor.

 

Daha kritik olan durum ise hassas sayfaların indekslenmesidir. Firma içinde kullanılması amacıyla paylaşılan yönetim paneli linkleri, PDF dosyaları veya fiyat listeleri gibi içerikler, eğer arama motorlarına gizlenmezse mutlaka indekslenir; bunlar sadece kötü bir görünüm sergilemekle kalmaz, aynı zamanda güvenlik riski de oluşturur.

 

Aynı şekilde, yayından kaldırılmış ancak yönlendirmesi yapılmamış sayfalar hâlâ Google’da görünmeye devam eder. Bu bağlantılara tıklayan kullanıcılar 404 hatası alır ve bu durum ciddi bir güven kaybına yol açar.

 

Çok sık rastlanan bir diğer durum da eski iletişim bilgilerinin arama sonuçlarında kalmasıdır. Eski telefon numarası, taşınılan ofis adresi veya kapanmış bir şubenin bilgisi. Kullanıcı sizi arar, ulaşamaz ve tekrar denemez. Çünkü internet çağında “ulaşılamayan firma” profili asla güven vermiyor.

 

Firma adınızı en son ne zaman Google’da arattınız? Karşınıza çıkan sonuçlar, gerçekten temsil etmek istediğiniz o marka mı?

17 ŞUBAT SALI

“BÜTÇEMİZ YOK”

Çoğu işletme için tasarım, web sitesi ve marka çalışmaları ülkemizde ne yazık ki “masraf” olarak görülüyor. Oysa bunlar masraf değil, işletmenin temel altyapısıdır.

 

Tabela yaptırmak nasıl bir zorunluluksa ve gereksiz bir harcama olarak değerlendirilmiyorsa; markanıza özgü tasarımlar ve web siteniz de dijital dünyadaki vitrininizdir.

 

Bütçenin yetersizliği, daha doğrusu marka tasarımı sürecine maddi kaynak ayırmak istenmemesi; bazen bu hizmetlerin hiçbirini almamak, bazen de kısıtlı bütçelerle profesyonel olmayan kişilerle çalışmak anlamına gelir. Bunun doğal sonucu olarak da kötü bir logo tasarımı ve hatalarla dolu bir web sitesi gibi olumsuz sonuçlar kaçınılmazdır.

 

“Bütçemiz yok” diyerek markanız için kalitesiz çalışmalar yaptırmaktansa, hiç bütçe ayırmayarak bu işlere girişmemek bazen çok daha doğru olabilir. En azından markanız ortada görünmez; böylece kötü bir imaj çizerek marka değerinizi zedelememiş olursunuz.

 

Ayrıca grafik tasarım, logo tasarımı ve web sitesi gibi dijital üretim süreçleri ülkemizde sıklıkla “maliyeti olmayan bir iş” olarak algılanabiliyor. Örneğin ben şu cümleyi işittiğimi net hatırlıyorum: “Daha matbaaya ödeme yapacağız.” Bu ifadeyi, tasarım hizmeti için fiyat teklifi sunduğum esnada duymuştum.

 

Mesela bir kartviziti ele alalım. Kartvizitin tasarımı için harcanan emek ve yılların birikimi ile edinilen tecrübe, ülkemizde ne yazık ki yok sayılabiliyor. Masraf olarak yalnızca kartvizitin basıldığı kağıt ve kullanılan mürekkep düşünülüyor.

 

Web sitesi sürecinde de benzer şekilde şunu sıklıkla duyabiliyoruz: “Hosting ve domain maliyeti ne kadar?” Onun haricinde web sitesinin tasarım ve geliştirme aşamaları maalesef göz ardı edilebiliyor.

 

“Bütçemiz yok” cümlesinin ardında bazen derin bir endişe de yatar. Ya yatırım yaparsak ve karşılığını alamazsak? Ancak asıl risk, yatırım yapmamak olabilir. Çünkü günümüzün dijital dünyasında görünür olmamak, aslında var olmamakla eşdeğerdir.

16 ŞUBAT PAZARTESİ

“INSTAGRAM’IMIZ VAR, WEB SİTESİNE GEREK VAR MI?”

Küçük ve orta ölçekli işletme sahiplerinden sıklıkla işittiğim bir ifadedir bu; “Instagram hesabımız zaten mevcut, web sitesine gerçekten ihtiyaç var mı?” sorusu.

 

Bu işletmelerin gelir elde edebilmeleri için aslında Instagram’a da ihtiyaçları yoktur.

 

Bazılarını esnaf olarak ele alalım; işlek bir caddede konumlanmış bir dükkan. İnternet üzerinde hiçbir mecrada var olmasalar bile, dükkanlarının önünden geçen insanlar bile kazanç sağlamalarına yeterlidir.

 

Kimini de kendi sektöründe uzun yıllar faaliyet gösteren bir üretici olarak varsayalım. Yılların birikimi ve ikili ilişkileri sayesinde ciddi bir çevreleri vardır ve yalnızca tanıdıklarıyla ticaret yapmaları bile gelir elde etmelerine yeterli gelmektedir.

 

Her iki işletme sahibi de benzer cümleleri sarf ediyor: “Instagram’ımız zaten var, web sitesine gerek duyuyor muyuz?”

 

Öncelikle kendilerine şu yanıtı vermek gerekir: “Eğer internet dünyasında var olmaya ihtiyacınız yoksa, o halde Instagram’a da ihtiyacınız olmamalıdır. O halde neden Instagram’ınız var ve web sitesine ihtiyacımız yok diyorsunuz?”

 

Bu konuyla ilgili sıklıkla paylaşımlarda bulunuyorum. Instagram, bir sosyal medya uygulamasıdır. Fotoğraf yükleyin, hikaye paylaşın, DM üzerinden yanıt verin. Pratik ve hızlıdır; ayrıca ücretsizdir.

 

Bir müşteri Google üzerinden sizi araştırmak istediğinde, yalnızca sosyal medya platformlarındaki hesaplarınızı görüntülemekle yetinmez. Şayet karşısına sadece bir Instagram profili çıkıyorsa, bilinçaltında şu soru belirir: “Bu işletme ne kadar kurumsal?”

 

Peki ya yarın Instagram’a erişim engeli getirilirse? Daha önce ülkemizde defalarca kez yaşandığı gibi.

 

Bunları ifade ederken “Instagram gereksizdir” demiyorum asla. Instagram günümüzde son derece güçlü bir araçtır. Fakat sosyal medya, kitleleri size çeker; web sitesi ise gelenleri ağırlar. Biri sokak, diğeri dükkandır.

15 ŞUBAT PAZAR

ÇALIŞIRKEN SAATİN NASIL GEÇTİĞİNİ ANLAMAMAK

Bazı günler saate baktığımda gözlerime inanamıyorum. Bir bakmışım saat 09:30, bir bakmışım 13:45. Arada geçen sürede neler oldu? Sanki zaman, bir anda birkaç saat ileri sarmış gibi.

 

Çalışırken saatin nasıl geçtiğini fark edememek, her zaman “çok yoğun olmak” anlamına gelmez tabi. Bazen tek bir detayın içinde kaybolduğunuzda da zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamazsınız. Dışarıdan bakıldığında küçük görünen şeyler, içeride koca bir dünya kaplıyor.

 

Tabi ne kadar yoğun iseniz, zamanın nasıl geçtiğini anlamama durumu daha da artıyor.

 

Şöyle bir gerçek de vardır; insan ancak sevdiği bir işte, anlam bulduğu bir süreçte zamanı unutur. O anlarda üzerinizde bir “çalışma” hissiyatı bile oluşmaz.

 

Tabi bazı durumlarda, özellikle yetişmesi gereken projeler söz konusuysa, işin içine stres faktörü de dahil olur. İşinizi ne kadar çok sevseniz de böyle günlerde zamanın geçmesini hiç istemezsiniz. Örneğin aylar önce bir firma için 3 ayrı web sitesi üzerinde çalışmaya başlamıştım. Projelerin teslim süresi 10 gündü. İlk günleri proje üzerinde ön hazırlık, taslak vb. süreçlerle geçirdim. Günler azaldıkça stresiniz artıyor. Bu sebeple zamanı verimli kullanmanın önemi de bu noktada ortaya çıkıyor.

 

Tam zamanlı çalıştığım dönemlerden hatırladığım bazı günler de mevcut. İş stresi, ofis ortamındaki psikolojiniz vb. durumlar zamanın akışını gerçekten değiştiriyor. 1 saat matematiksel olarak 60 dakikadır; fakat yaşanan his, size 6 dakika gibi de gelebilir, 600 dakika gibi de.

14 ŞUBAT CUMARTESİ

WEB SİTESİ YAPTIRMAK NEDEN “PAHALI” GİBİ GELİR?

Web sitesi yaptırmak, birçok işletme sahibine ilk etapta “pahalı” bir girişim gibi görünür.

 

Hatta bazen fiyat telaffuz edilmeden bile o önyargı hakimdir: “Kesin çok tutar.”

 

Web sitesi, elle tutulur somut bir şey değildir. Dükkan tabelası gibi asılmıyor, bir makine gibi çalışırken izlenemiyor veya bir ürün gibi rafta sergilenmiyor. Bu nedenle bir “yatırım” olarak değil; bir “harcama” olarak görülüyor.

 

Ayrıca piyasadaki fiyat uçurumu da bu algıyı iyice körüklüyor. Bir yerde “5.000 TL’ye yaparım” denirken, diğer tarafta “50.000 TL” gibi rakamlar duyuyorsunuz.

 

Web sitesi aslında bir çalışan gibidir. Telefon çalmadığında dahi müşteri toplar, gece boyu açık kalır, “siz ne iş yapıyorsunuz?” sorusunu defalarca yanıtlar; sizi tanımayanlara sizi anlatır. Eğer meseleye bu işlevsellik penceresinden bakarsanız, web sitesi asla “pahalı” değildir.

 

Her sektörde olduğu gibi web tasarımında da “ucuz” olan seçenek, çoğu zaman daha pahalıya mal olur. Çünkü sonuç, genellikle niteliksiz bir web sitesidir; yani görevini doğru yapamayan bir platform. Sizi tanımayanlara doğru anlatması gereken sitenin sizi yanlış anlatması, hakkınızda olumsuz izlenimler bırakması ve güven vermemesi gibi riskler doğar. Bunun sonucu müşterilerinizi kaçırması ve marka değerinizi düşürmesi demektir.

 

Web sitesinin en büyük gücü, bir “merkez” konumunda olmasıdır. Instagram, WhatsApp, Google Haritalar, hatta kartvizit. Bunların hepsi farklı mecralara dağılmış bilgi parçacıklarıdır. Kullanıcı bir hizmet aradığında; “neredeler, ne yapıyorlar, nasıl ulaşılır?” sorularının cevabını tek bir yerde görmek ister. Web sitesi tam olarak bunu sağlar. Üstelik bu sadece müşteri için kolaylık değil, işletme için de bir düzen demektir. Aynı soruyu defalarca yanıtlamak yerine link iletirsiniz; aynı fotoğrafları ve bilgileri tekrar tekrar göndermek yerine tek bir adres paylaşırsınız.

 

Tüm bunları göz önüne aldığımızda; aslında “pahalı” olarak görünen şeyin bir “ihtiyaç”, çoğu zaman da bir “zorunluluk” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

13 ŞUBAT CUMA

“BİZİ ZATEN HERKES TANIYOR” CÜMLESİNİN RİSKİ

“Bizi zaten herkes tanıyor” ifadesi, bir işletme için şüphesiz gurur verici bir tablodur. Yılların emeği var, memnun kalan insanlar var, düzgün yapılan işler var. Ancak öte yandan ufak bir tehlike sinyali de barındırıyor. Bu cümlenin kapsamındaki “herkes”, bazen sanıldığı kadar geniş bir kitle değildir.

 

Çünkü “herkes” tanımı, çoğu zaman sınırlı bir çemberi ifade eder. Mahalle, ilçe, tanıdıklar, eski müşteriler. O çember elbette çok kıymetli, hatta işin bel kemiğidir. Ama hayat sürekli hareket halindedir; yeni taşınanlar, yeni evlenenler, yeni açılan işletmeler, ilçeye dışarıdan gelenler mevcuttur. Onlar sizin hikâyenizi bilmiyorlar. Onların “tanıdık” kanalları bulunmuyor.

 

Ve işte risk tam da burada başlıyor.

 

Siz çok iyi olabilirsiniz ama sizi tanımayan biri size ulaşamıyorsa, siz o kişi için “yok” hükmündesiniz.

 

“Bizi herkes tanıyor” cümlesi, bir işletmenin reflekslerini de yavaşlatabiliyor.

 

“Zaten tanınıyoruz” dediğiniz anda, yenilenmeye, düzenlemeye veya kendinizi anlatmaya gerek kalmamış hissiyatı oluşuyor.

 

Oysa müşterinin davranış alışkanlıkları değişiyor. Eskiden “birine sor” yöntemi varken, şimdi “yorumlara bak” durumu var. Eskiden “numarayı bulur ararım” denirken, şimdi “link at, bir inceleyeyim” deniyor. Sizin tanınmış olmanız, yeni müşterinin zihninde otomatik bir güven oluşturmuyor; o güveni somut olarak görmek istiyor. 

 

Benim gördüğüm en gerçekçi çözüm şudur. “Bizi zaten herkes tanıyor” cümlesini bir kenara atmak değil, onu genişletmektir. Tanıdıklar zaten yanınızda; mesele sizi tanımayanları da aynı güven çemberine dahil edebilmektir.

 

Bir web sitesi, net hizmet listesi, doğru iletişim bilgileri, gerçek fotoğraflar, birkaç referanslar ve yorumlar. Bunlar “herkes” kelimesini gerçekten kapsayıcı kılıyor.

 

Günün sonunda asıl mesele şudur. Sizi tanımayan biri sizi araştırdığında, karşısına ne çıkıyor? Eğer hiçbir şey çıkmıyorsa, en büyük risk işte oradadır.

12 ŞUBAT PERŞEMBE

LOGO VAR AMA MARKA YOK

Logo çoğu zaman “marka” kavramıyla karıştırılıyor.

 

Hatta bazı işletmeler için sürecin tamamıymış gibi algılanıyor. “Bir logo yaptıralım, gerisi gelir” diye düşünülüyor. Oysa logo yalnızca görünen yüzdür. Marka ise o yüzün arkasındaki karakterdir. Logo bir işarettir; marka ise insanların o işareti gördüğünde hissettiği duygudur.

 

Bu durumu en çok şu örnekte gözlemliyoruz. Logo başarılı olsa da her mecrada farklı bir hava hakim. Kartvizit başka, Instagram hesabı başka, tabela başka, web sitesi bambaşka… Bir platformda çok ciddi, diğerinde fazla şakacı; birinde ucuz, ötekinde ise lüks bir imaj çiziliyor.

 

İnsan da doğal olarak şunu sorguluyor. “Bu işletme aslında kim?” Çünkü marka denilen olgu, esasen “kimlik”tir. Tutarlılık sağlanamazsa, güven de inşa edilemez. Müşteri karar aşamasında kendini güvende hissetmek ister; kimliği belirsiz olana ise temkinli yaklaşır.

 

Marka, bu küçük detayların bütünüdür. Nasıl iletişim kuruyorsunuz? Müşteriyi nasıl yanıtlıyorsunuz? Teklifiniz nasıl sunuluyor? Fotoğraflarınız ne kadar gerçekçi? Renkleriniz standart mı? Yazı tipleriniz belli mi? Paylaşımlarınızın dili tutarlı mı? Bunlar tek başlarına önemsiz gibi görünse de birleşince “profesyonel mi, değil mi?” algısını oluşturur. Yani marka aslında “göze sokulan” bir obje değil; hissedilen bir değerdir. Logo o hissi başlatır ancak tek başına sürdüremez.

 

İşletmelerde bir de şöyle bir yanılgı mevcut. Logo tasarlanınca sanki tüm sorunlar çözülmüş gibi düşünülüyor. Ben “logo var ama marka yok” ifadesini kullandığımda, bunu eleştirmek amacıyla söylemiyorum. Tam aksine, bu bir gelişim fırsatıdır.

 

Logo başlangıçtır, marka ise devamlılıktır.

 

Logo “Ben buradayım” der; marka ise “Ben buyum” der.

 

Logo sadece bir kapıdır. Marka ise o kapıdan içeri girildiğinde karşılaşılan dünyadır.

11 ŞUBAT ÇARŞAMBA

BİR İŞLETMEYE ULAŞAMAMAK

Bir işletme ile iletişime geçmek istersiniz; niyetiniz de gayet nettir. “Bedelini ödeyip hizmet almak.”

 

Ancak asıl problem ne fiyat ne de kalitedir; sorun, erişilebilirliktir. Geçenlerde tam olarak bu durumu tecrübe ettim. Mevcut bir firma var; web siteleri aktif görünüyor, Instagram hesapları, telefon numaraları ve e-posta adresleri bulunuyor.

 

Öncelikle web sitelerindeki iletişim formunu kullandım ancak form hata verdi. Ardından e-posta gönderdim; fakat “teslim edilemedi” uyarısıyla ileti geri döndü. Neyse diyerek telefonla aradım; çalıyor ama açan yok. WhatsApp üzerinden ulaşmayı denedim, numara WhatsApp’ta kayıtlı değil. Web sitelerinde Instagram hesapları da mevcut; oradan mesaj ilettim ama aradan günler geçmesine rağmen herhangi bir dönüş alamadım.

 

Şimdi, “neden ille de o firma?” diye soracaksınız. Firmanın faal olduğunu biliyorum ve ihtiyacıma en doğru yanıtı verecek işletme şu an o görünüyor. Ancak sanki kendileriyle kimsenin iletişim kurmaması için ellerinden geleni yapmışlar gibi. Komik ama gerçek bir durum. Sonuçta firmadan hizmet almasam dahi, aklımdaki bazı soruları cevaplayacak tek yer olduklarını düşünüyorum.

 

Bu yaşadığım tecrübe bana şunu düşündürdü. Ulaşılamayan işletme, aslında şunu söylüyor gibidir: “Müşteri umurumda değil.”

 

Belki gerçekten yoğunlar, belki telefon numaraları değişti ve web sitelerinde güncellemediler; ya da mail sunucularında geçici bir problem var diyelim. Hadi hepsine geçerli bir mazeretleri olsun.

 

Fakat sonuç itibarıyla müşteri sabırlı değildir ve seçenekleri boldur. İnsan 5 dakika içinde iki farklı yere daha yazar; hangisi cevap verirse oraya yönelir.

 

Yani “ulaşılamamak”, aslında sessiz sedasız müşteri kaybetmek demektir. Üstelik bu kaybın farkına bile varılmıyor; çünkü arayan kişi “ben vazgeçtim” diye geri dönüp haber vermiyor.

 

Bence burada alınacak ders çok nettir. Web sitesinin aktif görünmesi yetmiyor, Instagram hesabının var olması yeterli değil, telefon numarası yazmak da tek başına yeterli olmuyor; gerekli olan şey “ulaşılabilir” olmaktır.

 

İletişim formu çalışmalı, e-posta adresi aktif olmalı, telefon açılmasa bile bir geri dönüş sistemi kurulmalı, WhatsApp hattı varsa gerçekten kontrol edilmeli ve DM’ler takip edilmelidir.

10 ŞUBAT SALI

WEB SİTELERDEKİ RESPONSIVE GÖRÜNÜM HATALARI

Uzun süredir Tasarım Eleştiri‘de, web sitelerinde tespit ettiğim eksiklikleri ve hataları paylaşıyorum. Bugün Çalışma Masası Günlüğü’mde bu konuya genel bir çerçeveden değinmek istiyorum.

 

Ziyaret ettiğim web sitelerinde karşılaştığım hatalar, her seferinde beni hayrete düşürüyor. Bazen “bu kadar da olmaz” diyebiliyorum.

 

Hiçbirimiz kusursuz değiliz, muhakkak hatalar yapacağız; ancak bu yanlışları fark ederek, tespit ederek onlara çözüm üretmemiz de gerekir.

 

Web sitelerinde masaüstü görünümden mobil görünüme kadar öyle ciddi hatalar gözüme çarpıyor ki, eğer Tasarım Eleştiri’de hepsini yayınlamak istesem günde belki 100 içerik paylaşmam gerekecek; ama maalesef ne benim bunu aktaracak vaktim var, ne de sizin bunları okuyacak zamanınız.

 

İncelediğim pek çok sitede İletişim sayfasındaki formların işlevsiz olduğunu görüyorum. Testlerimde sürekli hata alıyorum.

 

Özellikle mobil görünümde çok kritik hatalar mevcut birçok sitede. Web siteleri masaüstü görünüme göre kurgulanır ve CSS kodlaması ile farklı çözünürlüklerde nasıl görüntüleneceği, hangi bölümün nasıl ölçekleneceği veya nasıl hizalanacağı gibi unsurlar belirlenir. Bunları doğru yapılandırırsanız, başarılı sonuçlar elde edersiniz. Bunları planlamazsanız veya hatalı uygularsanız da ortaya kusurlarla dolu web siteleri çıkar.

 

Web sitesinin yapım sürecinde, her pikselde nasıl göründüğü titizlikle incelenmeli. Masaüstü, dizüstü bilgisayarlartablet ve akıllı telefonlardan nasıl göründüğüne bakılmalı. Ayrıca bu mobil cihazların dikey ve yatay görünümlerine de bakılmalı.

 

Bakıyorsunuz, çözünürlük değiştiğinde buton kenara bir yere savrulmuş, metinler masaüstü görünümde ortalı iken mobilde hizasız kalmış, ikonlar devleşmiş, yazılar küçülmüş; mesela masaüstünde bir satırda 4 adet olan hizmet kutuları, mobilde her satırda tek sütun olması gerekirken yine dört tane sıkıştırılmış ve okunmuyor; ekrana sığmayan tablolar, dengesiz boşluklar ve font boyutlarındaki uyumsuzluklar. Küçük bir hata bile domino etkisiyle bütün düzeni bozabilirken, onlarca hatanın hiçbir izahı olamaz.

 

Benim tespit ettiğim hataların tamamını olmasa da yarısına yakınını, standart bir kullanıcı da fark edecektir. Yani bu aksaklıkları web tasarımcı & geliştiricinin ve web sitesini yaptıran işletme sahibinin görmemesi mümkün değil diye düşünüyorum.

 

Bazen web sitesi o kadar vahim durumda olan işletmeler benimle iletişime geçiyor ki; sitelerinde düzenleme yapmamı talep ediyorlar ancak bunun mümkün olmadığını belirtiyorum.

 

Kötü inşa edilmiş bir bina düşünün; temeli, kolonları ve geri kalan her şeyi yanlış tasarlanmış ve hatalı uygulanmış. Dış cephesini süsleyemezsiniz; yıkılıp baştan yapılması gereklidir diyorum.

9 ŞUBAT PAZARTESİ

DOĞRU MONİTÖR SEÇİMİ

Bilgisayar başında çalışanlar için monitör, sadece bir ekran değil; günün büyük bir bölümünde bakılan penceredir. Bu sebeple doğru monitör seçimi, hem göz sağlığınız hem de zihin sağlığınız için çok önemlidir.

 

Monitör boyutu kişinin tercihine göre değişebilir. Mesela ben 27 inçten daha küçük monitörleri asla kullanamam. Bunda alışkanlığın da etkisi var ama esas sebep, yaptığım işin niteliği gereği daha büyük bir ekrana ihtiyaç duymamdır. Çevremde 24 inç monitör tercih eden ve 27 inç modelleri çok büyük bulan kişiler de mevcuttur.

 

Diğer önemli nokta çözünürlüktür. Günümüzde Full HD çözünürlükte monitörler hala yaygındır. Ancak boyut 24 inç ve üzerine çıktığında, döviz kurunun da etkisiyle fiyatlar gerçekten artış gösteriyor. 24 inç boyutuna kadar Full HD monitör tercih edilebilir; fakat 27 inç ve üzerinde kesinlikle 2K çözünürlük ve üzerini öneriyorum.

 

Monitör alırken parlaklık derecesi pek önemsenmez ama kritik bir noktadır. Monitörlerin özelliklerinde parlaklık (brightness) yazan ve cd/m² olarak belirtilen bir değer vardır. Bunun 300 veya üzeri olmasını tavsiye ediyorum. 200 cd/m² değerini kesinlikle önermem; 250 cd/m² ise bütçeniz daha üstüne yetmiyorsa kullanılabilir. 300 cd/m² üzeri parlaklığı olan monitörlerin fiyatları, 250 cd/m² olanlara göre çok daha yüksektir.

 

Monitörü çoğu zaman tam parlaklığında kullanmayacak olsanız bile, renk seçimi yaptığınız anlarda parlaklığı %100 seviyesine getirmeniz gerekecek ve önemini o zaman anlayacaksınız. 350 cd/m² ve üzeri monitörlerde harika sonuçlar elde edersiniz; özellikle tasarımcılar ve illüstratörler için bu durum hayati önem taşır.

 

Rengin en önemli nokta olduğu tasarımcılar ve illüstratörler için Apple monitörler veya Asus’un ProArt serisi gibi modeller öne çıkar.

 

Monitörler mutlaka IPS panel olmalıdır. Daha düşük bütçeleri olanlar için de IPS panel seçenekleri mevcuttur. Tavsiyem, monitörü mutlaka bir mağazada canlı görmeniz yönündedir. Hatta yanınızda götüreceğiniz bir tasarım çalışmasını da o monitörlerde göstermelerini rica edebilirsiniz; mağazadaki görevli arkadaşlar çoğu zaman yardımcı olacaktır.

 

Kavisli (curved) monitör veya geniş ekranlı monitörler hakkında da bir şeyler yazmak istiyorum. Kavisli (curved) monitör hiç kullanmadım; çevremde kullananlar var ama mağazalarda incelediğimde bana pek hitap etmediğini anladım. Geniş ekranlı monitörler ise bir o kadar harika ve tam bana göre. Geniş ekranlı monitör şöyle oluyor: Standart monitörlerin oranı 16:9 iken, geniş ekranlılarda bu oran 21:9 ve üstü oluyor; yani yatay olarak daha uzun bir alan sunuyor. Özellikle Photoshop vb. uygulamaları kullanırken araçları o sağ taraftaki uzun bölümde konumlandırmak mükemmel oluyor. Ben LG’nin Full HD çözünürlüklü 34 inçlik geniş ekran monitörünü yıllarca kullandım.

 

Birkaç senedir 27 inçlik iMac kullanıyorum. Geniş ekranlı LG monitörüm Windows bilgisayarımdaydı. Fakat oraya Asus ProArt serisinden 27 inç çözünürlüklü bir monitör alınca, geniş ekranlı monitörüm boşa çıktı ve hemen aklıma geldi. “Yaşasın, ikinci monitörüm oldu!”

 

Ama monitör çok uzun; masada nasıl konumlandırabilirdim?

 

iMac’in yanında olursa o kadar uzun kalıyor ki monitörün diğer ucunu göremeyeceğim. “Ya dik olarak kullansam?” diye düşündüm. Bunun için ne lazımdı? Monitör kolu. Hemen monitörün arkasına bakıp, monitör kolu için uyumlu olup olmadığına baktım ve uyumlu bir monitör kolu aldım. Başlangıçta iMac’in soluna dik olarak konumlandırmıştım; sonrasında sağ tarafa aldım ve sağ tarafta daha kullanışlı olduğunu hissettim.

 

Dikey monitörde 3 ayrı pencere kullanabiliyorum. Tabi o monitör Full HD, iMac ise 2K çözünürlüğe sahip olduğu için öncesinde uyum sorunu yaşadım. Dönüştürücü adaptör, çeşitli yazılımlar derken bayağı bir uğraştım. Hatta geniş monitör 21:9 ölçekli olduğundan, onu doğru ölçeğe ayarlamam yaklaşık 2 hafta sürdü. O kadar çok yazılım denedim ki, özellikle yabancı forum sitelerinde günlerce araştırdım ve sonunda çözümü buldum.

 

iMac için de monitör yükseltici kullanıyorum. Çoğu bilgisayar kullanıcısı monitör yükselticiyi önemsemez ama bu, sağlık için çok kritiktir. Ben 5 cm yükseklikte olanı tercih ediyorum. Bunun önemsenmemesi durumunda baş ağrısı, boyun ağrısı ve omurilik rahatsızlıkları gibi sağlık sorunları beraberinde gelebilir.

8 ŞUBAT PAZAR

EMLAK OFİSİ WEB SİTESİ

Emlak ofisi için bir web sitesi çalışmasına başladım. 5 Aralık 2025 tarihinde “SAHİBİNDEN VE HEPSİ EMLAK’TA HESABIMIZ VAR” başlıklı bir yazı yayınlamıştım: Link.

 

Gayrimenkul şirketlerinin Sahibinden ve Hepsiemlak gibi platformlarda üyelikleri bulunur ve ilanlarını buralarda yayınlarlar.

 

Peki, harici bir web sitesine gerçekten ihtiyaçları var mıdır? Cevabım net: “Aslında her işletmenin bir web sitesine ihtiyacı vardır.”

 

Bu web sitesinde, Sahibinden ve diğer platformlardaki tüm ilanlar tek tek paylaşılacak. Ayrıca şu da planlanıyor; ilanların belli detayları sunulup, Sahibinden veya diğer platformlara link ile yönlendirme yapılabilir. Yani ilanlarda yer alan bütün bilgiler web sitede paylaşılmayabilir. Önümüzdeki günlerde bu netleşecek.

 

Çünkü temel amaç, firmanın bir web sitesine sahip olarak profesyonel görünmesi ve satışı tamamlanan gayrimenkullerin de sitede sergilenmesidir. Biliyorsunuz, Sahibinden vb. platformlar, satışı gerçekleşen ilanı yayından kaldırır. Bu sebeple geçmişte yapılan satışlar veya başarılar bu tür mecralarda yer almaz. Web sitenizde ise kuralları tamamen siz belirlersiniz.

 

2 ay önceki yazımda değindiğim bazı noktaları aşağıda yeniden hatırlatmak istiyorum:

 

Bir web siteniz olmadığında, alan adınıza özel e-posta servisi de kullanamayacağınız için Gmail vb. ücretsiz servisleri kullanmak zorunda kalırsınız. Peki, bunun ne gibi dezavantajları olacaktır?

 

  • Milyonluk işler yapılıyor ancak resmi yazışmalar @gmail.com veya @hotmail.com uzantılı adreslerden yürütülüyor. Milyonlarca liralık bir mülkü emanet ettiğiniz veya satın alacağınız bir firmanın, ücretsiz ve herkesin erişebileceği bir e-posta servisi kullanması, kurumsallıktan uzak ve “amatör” bir imaj oluşturacaktır.

  • Ücretsiz servisler, firmanın geçici veya “merdiven altı” olduğu izlenimini verir ve markanızı değersizleştirir.

  • Kurumsal yazışmaların ve müşteri verilerinin kişisel e-posta servisleri üzerinden yönetilmesi, ciddi bir veri güvenliği ve gizlilik riski taşır.

  • Resmi bir teklif, sözleşme taslağı veya fatura gönderirken karşı tarafta uyandıracağınız intiba, işin ciddiyetiyle örtüşmez.

 

Peki, “İlan sitelerinde hesabımız var” demek neden yetersizdir? Neden bir web sitesi şarttır?

 

  • İlan siteleri birer pazar yeridir; kuralları onlar koyar, komisyonları onlar belirler. Web sitesi ise mülkiyeti tamamen size ait olan dijital ofisinizdir.

  • İlan sitelerinde rakiplerinizle aynı şablonu kullanırsınız, farkınız kalmaz. Web sitenizde ise vizyonunuzu, ekibinizi ve hizmet kalitenizi kendi kurumsal dilinizle anlatırsınız.

  • Satışı tamamlanmış portföyleri web sitenizde bir “başarı hikayesi” olarak sergileyebilirsiniz. İlan siteleri ise sadece o anki satılık ürünlerinizi gösterir, geçmişinizi değil.

  • Bölgenizde arama yapan bir müşteri, sadece ilan sitelerini değil, doğrudan sizin kurumsal sitenizi gördüğünde firmanıza olan güveni tazelenir.

7 ŞUBAT CUMARTESİ

“LÜTFEN KAPIYI KAPATINIZ!”

Bir iş hanının girişinde bu uyarıları gördüm. Mesele, sadece basit bir “Lütfen kapıyı kapatın” ibaresinden ibaret değil… Yazıyı kaleme alan kişi sanki benmişim gibi hissettim bir an.

 

Bilgisayar başında üretenlerin olmazsa olmazı konsantrasyondur, bilirsiniz.

 

Özellikle evden çalışanların sıkça tecrübe ettiği tanıdık bir sahne vardır. Odaya aniden girilir, bir soru sorulur, bir eşya alınır ve çıkılır; ancak kapı açık bırakılır. Siz ekrana odaklanmaya çalışırsınız ama içeriden sesler sızar, ışık değişir, hava akımı girer ve üzerinize bir huzursuzluk çöker. O kapı açık kaldığı anda aslında sadece kapı aralanmıyor; dikkatiniz de dağılıyor. Toparlanması güç bir biçimde odağınızı kaybediyorsunuz.

 

İş hanına dönecek olursak, kapı hidroliği ile sorun çözülebilir gibi görünüyor; ancak ben bu durumu, ofisimin bulunduğu binada çokça yaşamıştım. Kimse maddi katkıda bulunmak istemez; siz kendiniz alıp taktığınızda ise bilerek veya hor kullanım sonucunda mekanizma bozulur ya da sökülür. Kalabalık ortamlarda uyum bir türlü sağlanamaz.

 

Yapılması gereken şeyleri yapmıyoruz, yapılmaması gerekenleri de sanki bir vazifeymiş gibi yerine getiriyoruz.

 

Aklıma gelen başka bir örnek de şu. Benim çalıştığım iş hanında bir tuvalet ve orada bir uyarı yazısı vardı: “Sigara atmayın.” Yazı asıldıktan sonra sigara izmariti sayısı daha da çoğaldı.

 

Bu tür konularda gerçekten çok başarılıyız ve istikrarımızı hiç bozmuyoruz.

6 ŞUBAT CUMA

“TANIDIKLA İŞ DÖNÜYOR…” YA TANIMAYANLAR?

Küçük ilçelerde iş hacminin büyük bölümü gerçekten de tanıdık vasıtasıyla oluşur.

 

Birinin komşusu arar veya birinin akrabası “şu usta iyidir” diyerek tavsiye eder. Bu düzen yıllardır böyle işlemektedir ve çoğu zaman da gayet verimli yürür.

 

Ancak tam bu noktada gizli bir risk barınır. Tanıdık çevre bir aşamada tıkanır. Aynı kişiler sürekli aynı kişileri önerir; şayet bu halka genişlemezse işler hep aynı eksende dönüp durur. Sonra bir gün bakarsınız ki telefonunuz eskisi kadar sık çalmıyor.

 

“Tanınmayanlar” diye nitelendirdiğimiz kitle aslında tahmin edilenden çok daha büyüktür. Bölgeye yeni taşınanlar, ilçeye dışarıdan gelenler, ilk kez hizmet alacaklar veya hiç tanıdığı olmayanlar mevcuttur. Bu insanlar çevrelerine sormak yerine araştırmayı tercih ederler. Google’a yazarlar, Haritalar’a bakarlar; “yakınımdaki elektrikçi, tesisatçı veya marangoz” şeklinde aramalar yaparlar. Ve sonuçlarda kim görünürse, çoğu zaman ilk temas o kişiyle kurulur. Şayet tanıdık referansı yoksa, dijital izler, özellikle web sitesi, referans niteliği taşır.

 

Web sitesi kavramı çoğu usta için “lüks” gibi görünse de aslında çok temel bir ihtiyaçtan, yani “ulaşılabilir olma” zorunluluğundan doğar.

 

Düşünün ki müşteri sizi arayacak ama numaranızı bulamıyor. Veya numaranız var ama tam olarak ne iş yaptığınız belirsiz. Hangi bölgelere hizmet veriyorsunuz, iş kapsamınız nedir, acil durum çalışmanız var mı veya mesai saatleriniz nelerdir? Bunları telefonda tek tek izah etmek yerine, bir sayfada netçe sergilemek “tamamdır” dedirtecektir. Sizi tanımayanların aradığı şey gösteriş değil, hızlı yanıt ve güvendir.

 

Ayrıca şu husus da önemlidir. Sizi tanımayan biri için ilk izlenim saniyeler içinde oluşur. Sadece iyi bir usta olmanız yetmez; karşı tarafın da bunu hissetmesi gerekir. Basit bir web sayfası bile bu etkiyi sağlar. Gerçek birkaç fotoğraf, net hizmet listesi, konum bilgisi, “sık sorulan sorular” ve WhatsApp iletişim butonu… Ek olarak samimi bir “Hakkımda” bölümü. 

 

Bu bahsettiklerimde asıl mesele, “tanıdıkla iş dönüyor” gerçeğini yok saymak değildir. Tanıdık referansı elbette altın değerindedir. Ancak tanıdık vasıtasıyla gelen iş, büyümeyi tek başına garanti etmez.

 

Tanımayanlara da bir kapı aralarsanız iki taraf güçlerini birleştirir. Böylelikle, sizi tanımayan kişiler de “tanıdık” olurlar ve referans zincirinize katılırlar ve iş halkanız tahmin edemeyeceğiniz kadar genişler.

5 ŞUBAT PERŞEMBE

“BİRAZ DAHA İYİ OLABİLİR” DİYEREK İŞİ UZATMAK

Üzerinde çalıştığnız ve tamamladığınız bir proje için “bitti” diyebilmek çoğu zaman zor gelir. İçten içe hep “daha iyisi olabilir” hissine kapılırsınız.

 

Her şeyin daha şık, daha temiz ve daha güçlü bir versiyonu mutlaka vardır; fakat hem kendi pencerenizden hem de müşterilerinizin bakış açısından değerlendirildiğinde, sürece kesin bir sınır çizmek gerekiyor.

 

Çünkü üretilecek alternatiflerin sonu yoktur. Söz gelimi bir mimarlık ofisi için web sitesi çalışması yürütüyorum diyelim; ömrüm yetse 1 milyon farklı web sitesi tasarımı da ortaya koyabilirim. Ancak günün sonunda kullanılacak olan sadece bir tanesidir; yani işe yarayacak olan o tek tasarımdır.

 

Müşteri tarafında da, özellikle logo tasarımı süreçlerinde bazen aşırı bir “daha fazlasını görme” arzusu oluşabiliyor. Elbette haklı sebeplerle farklı alternatifler değerlendirilmek isteniyor; ancak bu döngünün bir sonu yoktur. Dolayısıyla bir noktada durmak ve seçenekler için belirli bir sayı tayin etmek gerekiyor.

 

Tam zamanlı çalışma hayatında da bu durum farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Patronunuz veya yöneticiniz, bir işi farklı varyasyonlarla defalarca görmek ister. Sonra bir bakarsınız, ilk hazırladığınız tasarıma dönmüşler ve onu seçmişler. Bu durum dışarıdan “boşa uğraştık” gibi görünse de aslında altında yatan sebep şudur. Karar verici mekanizma, risk almak istemediği için tüm seçenekleri tarayıp en sonunda “en güvenli hissettiren” limana geri dönüyor.

 

Müşteri tarafında da benzer bir psikoloji işleyebiliyor; özellikle de ilk kez hizmet alanlarda bu durum daha yaygın. “Şunu da deneyelim” talebi aslında kötü niyetli bir yaklaşım değil. Çünkü o iş; onun bütçesi, onun vitrini ve onun markasıdır. Bir sürü versiyon görmek müşteriye geçici bir rahatlık verir; ancak çok fazla seçenek sunulunca bu kez kafa karışıklığı başlar. İnsan beyni yorulunca garip bir savunma mekanizması geliştirir ve en tanıdık olana yönelir; yani çoğu zaman ilk gördüğüne.

 

Yıllarca çalışmak, insana ciddi bir tecrübe kazandırıyor. Ben kendi açımdan “işi uzatmak” dediğimiz kısmı hayatımdan ve iş akışımdan çıkardım diyebilirim.

 

Projeler öncesinde müşteriyle yapılan detaylı toplantılar ve kendi başıma yürüttüğüm zihinsel planlamalar sayesinde, proje sürecindeki bu tıkanıklığı artık aştığımı düşünüyorum. Evet, her işin mutlaka daha iyisi vardır; ancak yetenek ve tecrübe birleştiğinde ortaya çıkan işin kalite standardı oldukça ileri bir seviyede oluyor ve “daha iyisi” diyebileceğimiz versiyonlarla arasındaki farklar belirsizleşiyor. Kendi çalışmalarımda zaman zaman ufak tefek rötuşlar yapsam da köklü değişikliklere neredeyse hiç gitmediğimi söyleyebilirim.

4 ŞUBAT ÇARŞAMBA

“BİR ŞEYİ UNUTTUM” PANİĞİ

“Bir şeyi unuttum” paniği bence çalışma hayatının en garip duygularından biri. Çünkü çoğu zaman neyi unuttuğunu bile hatırlamıyorsun. Sadece o his geliyor. “Bir şey vardı… önemli bir şey…” Ve beynin o boşluğu dolduramadıkça, panik büyüyor.

 

Özellikle freelance çalışırken işlerin ucu açık olduğu için, bu his daha kolay tetikleniyor. Müşteri mesajı, bir dosya, bir link, bir ayar, bir teslim detayı… Hepsi aynı anda aklın bir köşesinde duruyor.

 

Ben bu paniğin nedenini şöyle görüyorum. Tamamlanmamış işler, alınmamış kararlar, atılmamış mailler… Hepsi zihinde “asılı” kalıyor.

 

O yüzden ben de “asla unutmam” desem bile not almayı bir kural haline getirdim. Çünkü unutmamak bir yetenek değil; şartlara bağlı bir şey. Yorgunsan, kafan doluysa, gün parçalanmışsa… unutuyorsun. Üstelik unutmak da “bilerek” olmuyor. O şey aklına gelmiyor. Beyin onu geri çağıramıyor. Panik de zaten “bulamıyorum” hissinden besleniyor.

 

Benim en çok işe yarayan şey, işi bırakırken bir “kapanış notu” yazmak. Birkaç dakikalık bir iş sadece: “Burada kaldım. Sıradaki adım şu.”

 

Uyurken de aynı mantık. Aklıma bir şey geldiyse, “yarın kesin yapacağım” diye kendime güvenmek yerine, tek satır yazıp bırakmak. Çünkü yazınca zihin rahatlıyor. Beyin “tamam, kayıt altına alındı” diyor ve panik yerine sakinlik geliyor. 

 

Bir de ilginç bir gerçek var. Not almak unutmayı değil, paniği bitiriyor. Unutmak insanlık hali; ama paniğin sebebi unutmak değil, hatırlayamamak. Not aldığında “hatırlayamama” korkusu azalıyor.

3 ŞUBAT SALI

QR MENÜ ZORUNLULUĞU

QR menü uygulaması, Temmuz 2025 sonrasında Türkiye’de bir seçenek olmaktan çıktı; zira Tarım ve Orman Bakanlığı, gıda satışı ve toplu tüketim yapılan mekanlarda (restoran, kafe, yemekhane, market, kasap, manav vb.) işletmeye özel karekodun, tüketicinin görebileceği noktalarda bulundurulmasını 28 Temmuz 2025 itibarıyla zorunlu kıldı. İlgili link.

Üstelik bu karekodu ibraz etmemenin 2025 yılı için öngörülen idari yaptırımı da hiç “hafif” değil; Bakanlık duyurusunda, bu ihlal için 105.274 TL tutarında idari para cezasından söz ediliyor. (2026 için güncellenmiş ceza tutarına ulaşamadım.)

Piyasada “Hazır QR menü” hizmeti sunan çeşitli siteler mevcut. Süreç genellikle ücretsizmiş gibi başlıyor ancak sonrasında araya reklam alıyorlar, link yapısını değiştiriyorlar, yönetim panelini ücretli hale getiriyorlar; hatta bazı platformlar kapandığında QR kodunuz tamamen işlevsiz kalıyor.

Daha vahim olanı ise müşterinin telefonu o QR kodunu taradığında tamamen farklı bir alan adı açılmasıdır. Bazı kullanıcılar “bu site güvenilir mi?” endişesine kapılıyor, kimisi de haklı olarak QR teknolojisini kullanmaktan hoşlanmıyor.

Benim gibi kullanıcılar da QR kodları güvenlik açısından riskli buluyor ve cep telefonu kamerasıyla taratmayı tercih etmiyor.

En sağlıklı çözüm, menüyü işletmenizin kendi web sitesinde barındırmaktır; yani kurumsal bir web sitesi ve bu site altında çalışan bir “/menu” sayfası oluşturmak.

Böylece QR kodu doğrudan kendi alan adınıza yönlendirirsiniz; bu sayede hem güven artar (“evet, bu işletmenin resmi sitesi” algısı oluşur) hem de fiyatlar değiştiğinde anında güncelleme yapabilirsiniz.

QR kodunu taratmak istemeyenler için de kodun altına okunaklı bir kısa adres yazarsınız: “isletmeadi.com/menu” gibi… Böylelikle insanlar ister kodu okutur, isterse adresi tarayıcıya yazıp girer; sonuçta QR koda karşı mesafeli olan müşteri de sistemin dışında kalmamış olur.

İşin yasal zorunluluk boyutunu da atlamamak gerekir; Bakanlığın talep ettiği karekod, işletmenin görünür bir noktasına asılmalı ve bu kod, Bakanlığın sağladığı sistem üzerinden işletmeye özel olarak üretilebilmektedir (duyurularda karekod oluşturma adresi ve “görünür yerde bulundurma” şartı detaylandırılıyor). İlgili link.

Benim pratik tavsiyem şu yöndedir: Giriş veya kasa yakınında “resmi karekodu”, masalarda ise (tercihen) menü QR kodunu kullanın.

Bunların üzerine bir de küçük, basılı bir mini menü eklerseniz, hem mevzuata uyum sağlarsınız hem de müşteri deneyimini zenginleştirirsiniz; böylece kimseyi “ille de QR” diye zorlamamış olursunuz.

2 ŞUBAT PAZARTESİ

HAVA DURUMUNUN ÇALIŞMA MODUNA ETKİSİ

Hava durumunun çalışma temposuna etkisi, bence tahmin ettiğimizden çok daha büyük.

 

Zira biz “iş” kavramını, bilgisayarın karşısına geçip ekrana bakmak sanıyoruz; oysa iş, aslında zihnin belirli bir moda girmesidir. O mod da ışıkla, sıcaklıkla, sesle, hatta havanın o anki “hissiyle” tetikleniyor. Bu yüzden bilgisayar başında çalışan birçok kişinin akşam-gece saatlerini ve kapalı havaları tercih etmesi bence tesadüf değil; gecenin karanlığı ve kapalı hava, bizi dış dünyadan uzaklaştırırken, içerideki dünyamızı genişletiyor.

 

Kapalı havanın en büyük avantajı şudur. Dikkat dağıtıcı “parlaklık” azalıyor.

 

Güneşli bir günde her şey çok daha belirgin; dışarıda hayat var, sahil var, deniz var, sokak var, hareket var. Beyin de doğal olarak bunu kaçırmak istemiyor.

 

Kapalı havada ise böyle bir durum söz konusu değil. Birçok tasarımcı ve geliştiricinin akşam-gece saatlerini sevmesi de aynı sebepten kaynaklanıyor. Dünya yavaşlıyor, sen hızlanıyorsun.

 

Akşam ve geceyi verimli kılan şey sadece sessizlik değil; aynı zamanda “sosyal baskının azalması”dır. Gündüz herkes bir eylem halinde; bir şeyler yapıyor, bir şeyler talep ediyor, bir şeyler soruyor. Gece ise çalışırken “bölünme ihtimali” düşüyor. Telefon trafiği bitiyor, mesajlar azalıyor; yani dış etkenler neredeyse yok oluyor. Böyle olunca sen de masadan daha az kalkıyorsun ve konsantrasyon süresi uzuyor.

 

Yaz ayları ise bu durumun tam tersidir. Sıcaklık ve yoğun gün ışığı, bence çalışma disiplininin doğal düşmanıdır. Çünkü beden ısınıyor, üzerinize bir ağırlık çöküyor ve odak daha çabuk dağılıyor. Üstelik yazımda bahsettiğim, güneşin verdiği o “dışarı çık” hissiyatı.

 

Bir de ekranla güneş aynı odada buluşunca göz yoruluyor. Bu sebeple çalışma odamıza siyah stor perde aldık.

 

Kişiden kişiye bu düşünceler ve hissiyatlar değişebilir ama benim ve çevremdeki birçok kişinin deneyimleri bu yönde.

1 ŞUBAT PAZAR

MASA LAMBASI VE MONİTÖR ÜSTÜ IŞIK

Masa lambasının olayı sadece “ışık” değil, masanın üzerinde küçük bir dünya kurmasıdır.

 

O ışık yalnızca masayı aydınlatınca, sanki geri kalan her şey biraz kararıyor ve dikkat kendiliğinden tek bir noktaya toplanıyor. Evin-ofisin geri kalanı ikinci plana düşüyor. Konsantrasyonu artıran unsur da tam olarak bu ayrım.

 

Bu etkiyi akşam ve gece saatlerinde daha net hissediyorsunuz. Büyük tavan ışığı açıldığında ortam “genel” bir hale bürünüyor; sanki “ev modu” gibi… Masa lambası ise “çalışma modu”dur. Çünkü ışık dağıldıkça zihin de dağılıyor gibidir. Küçük bir alanı aydınlatınca, zihniniz de sadece alana kilitleniyor.

 

Dizüstü bilgisayarımla çalıştığım köşe masamda masa lambamı kullanıyorum. Daha fazla vakit geçirdiğim masaüstü bilgisayarımın bulunduğu masamda ise monitör üstü ışığı tercih ediyorum; herkese de tavsiye ederim.

 

Masa lambası; not alırken, düşünürken veya çizim yaparken daha kullanışlıdır.

 

Monitör üstü ışık ise bilgisayar ekranının üzerinde konumlanması ve klavye ile farenin olduğu bölümü aydınlatması sebebiyle bu alanda daha işlevseldir. Monitör üstü ışık, yapısı gereği monitör ekranına ışığını değdirmiyor; bu sebeple ekranda parlama vb. sorunlar asla yaşanmıyor. Işık derecesi ve rengi de ayarlanabiliyor.

 

Masa lambası ve monitör üstü ışık ile ilgili bu iki ürünü inceleyeceğim yazımı ilerleyen günlerde paylaşacağım. Bugün genel hatlarıyla bunların kullanışlılığından bahsetmiş olayım.

 

Özetle bu iki ışığı bir aydınlatma aracı değil, bir odaklanma aracı olarak kullanıyorsunuz.