Çalışma Masası Günlüğü arşiv sayfasına hoş geldiniz!
Bazı insanlar müşteri kazanmak için en kolay yolu seçiyor: “Başkalarını kötülemek.”
Benim de “Tasarım Eleştiri” adında bir web sitem var; burada web sitelerini inceliyorum, yapılan yanlışlardan ve bunların çözümlerinden bahsediyorum ancak şahıs olarak kimseyi hedef almıyorum.
Özellikle “Web Site Tasarımı & Geliştirme” alanında çalışanlarda gözlemlediğim bir durumdan bahsetmek istiyorum.
İnternet sitelerinde veya sosyal medyada web tasarım ile ilgili bir paylaşım yapıldığında, onlarca kişi bir anda aynı cümleleri yazıyor: “Falanca altyapıyı kullanan, filanca kodu kullanan, şu-bu yazılımı kullananlar pişman olup döne dolaşa bana geri geliyorlar. Verdiğim fiyatı yüksek bulup başkasına gidiyorlar, sonra yaptırdıkları iş rezil halde olunca ağlayarak bana dönüyorlar ve bir milyon dolarlık teklifimi büyük bir mutlulukla kabul ediyorlar” gibi abartılı cümleler kuruluyor.
Cümlelerle başkalarını kötüleyip kendimizi yüceltmek yerine, yaptığımız işleri ortaya koyarak kendimizi gösterme zamanı gelmedi mi?
“Ben bunu yaptım, bu böyle yapılır” diyen kalmadı. “Başkası bunu yaptı ama bu böyle yapılmaz, doğrusu budur” diyerek yol gösteren de yok. Eğer falanca kişi işini kötü yapıyorsa, ismini kullanmadan yaptığı işin bir kısmını paylaşın ve “bu böyle yapılmaz, doğrusu budur” diyerek gerçeği gösterin. Ama yok, en kolay yolu seçiyoruz; sadece kelimelerle bir şeyler yazıyoruz. Aslında bu, oltaya yem takıp denize atmak ve beklemek gibi bir şey; sanırsam müşteri kazanma sanatı bu hale geldi.
Bu durum birçok sektörde var. Marangozlar da, berberler de, tamirciler de bunu yapıyor. Kime gitseniz, kendi meslektaşlarını kötülüyor. Ben çocukken bir hafta kadar süre bir iş merkezindeki çay ocağında çalışmıştım; orada çay ocağının sahibi olan abi, diğer çay ocağı sahiplerini “Türk kahvesini şöyle böyle yapıyorlar” diye eleştiriyordu.
Ben Tasarım Eleştiri web sitemde ekran görüntüleri paylaşarak web sitelerindeki somut hatalardan bahsediyorum. Böyle yapmasam ve o sitede her gün “Diğer tasarımcılar, yazılımcılar çok kötü; ben süperim. Hepiniz ille bir gün bana dönüp benimle çalışacaksınız” diye yazsam nasıl olurdu? Yapılan şey maalesef tam olarak bu.
Bir işi yarım bıraktığımda, bilgisayar masasından kalksam bile o iş benimle kalıyor. Bilgisayar kapanıyor ama zihnimdeki sekme kapanmıyor.
Küçücük bir detay bile olsa, yarın veya birkaç saat sonra tekrar oturup onu tamamlayacağımı bilsem de, bu sefer “acaba yapmayı unutursam ve o işi atlarsam?” endişesi aklıma düşüyor. Bu sebeple sürekli notlar alıyorum; zaten günlük olarak “Yapılacaklar Listesi” hazırlıyorum.
Bu hissiyatın oluşmasının sebeplerinden biri de şudur: Çalışırken bir ritim yakalıyorsunuz ve ara verdiğinizde o ritim bozuluyor. Çünkü “yeniden başlamak sadece devam etmek değil; önce hatırlamak, sonra toparlamak, sonra tekrar ısınmak” demektir.
Bir işi bitirmeden bırakmak farklı sebeplerden olabiliyor; günün bitmesi, başka bir işin çıkması veya freelance çalışanlar için kişisel ihtiyaçların doğması gibi durumlar… Ama bunun yanında şu da yaşanabiliyor: Müşterinizden beklediğiniz dosyalar, bilgiler veya cevaplar vardır. Onlar gelene kadar beklemede kalmanız gerekir; çünkü işin seyri, o cevaplara göre şekillenecektir.
Bazen “çalışıyor” gibi görünüp aslında işten kaçıyor olabiliriz. Bilgisayarımız açıktır, ekran karşısında oturmuşuzdur, kahvemizi veya çayımızı da almışızdır; ancak içten içe iş değil, başka şeyler yapmanın yollarını ararız. Bu kaçış çoğu zaman tembellik kaynaklı değil, beynin “şu an zor bir sürece gireceğiz” uyarısının bir yansımasıdır.
Özellikle belirsiz, karmaşık ve zorlu bir işe başlayacaksam bu hissiyat çok daha baskın olur. Masa toparlanır, kablolar düzeltilir, klasörler taşınır, masaüstündeki dosyalar temizlenir… Bunlar normalde faydalı eylemlerdir; ancak o an amaç fayda sağlamak değil, süreci geciktirmektir.
Bir diğer kaçış türü ise “araştırma” kılığına bürünür. Bir font bakayım, renk paleti oluşturayım, örnek tasarımları inceleyip ilham alayım derken bir de bakmışsınız saatler geçmiş. Araştırma elbette işin bir parçasıdır ama dozu kaçınca bir kaçışa dönüşüyor. Asıl işi erteledikçe insana garip bir “henüz başlamadım ki” rahatlığı çöküyor.
Bazen de bu kaçış; çay demlemek, kahve yapmak, hatta yemek veya temizlik yapmak olarak belirir. Eylem, çalışma ortamını mükemmelleştirmek gibi görünse de sonrasında kendinizle, sanki işe başlamanın şartı ortamın kusursuz olmasıymış gibi bir oyun oynarsınız.
Birkaç sene önce, şimdiki gibi evimde home-office düzeninde çalışırken bir anda ofis kiralamaya karar vermiş, sessiz bir iş hanında güzel bir ofis bulup oraya taşınmıştım; akşam olunca da evime dönüyordum. Orada ofisi bulunan mimar bir abimiz vardı; o da bahsettiğim bu durumları yaşıyordu ve işe başlamamak için ofis katını süpürür, paspas atar, zamanı geciktirdikçe geciktirirdi.
Özetle, benim en net gözlemlediğim durum şudur: İşten kaçmak, çoğu zaman işin büyüklüğünden değil, atılacak ilk adımın belirsizliğinden kaynaklanıyor.
Bazen işe kendimi öylesine kaptırıyorum ki, sabah masaya oturuyorum; bir de bakmışım akşam olmuş, akşamken geceye, geceyle birlikte tekrar sabaha dönmüşüm.
Dışarı çıkmak bir yana, pencereyi açmayı bile unuttuğum oluyor; bazen de açtığım pencereyi kapatmayı akıl edemiyorum. Ancak soğuktan üşümeye başladıktan sonra durumu idrak edebiliyorum.
Tam zamanlı bir işte 8 veya 10 saat çalışırsınız ve mesai bitiminde işi bırakıp gidersiniz; sistem sizi “zorla” durdurur. Fakat evden çalışırken sizi durduracak herhangi bir mekanizma yoktur; ofis kapısı yok, servis saati yok, “mesai bitti” diye çalan bir zil yok. Haliyle çalışmanın sınırları kayboluyor. Günlerce dışarı çıkamamak tembellikten değil, aksine aşırı sorumluluk hissinden ve “projeyi bitirmeden rahat edememe” dürtüsünden kaynaklanıyor.
İşin daha garip taraflarından da bahsedeyim; dışarı çıkmadıkça daha üretken olacağımızı sanıyoruz. İlk gün gerçekten de öyleymiş gibi görünüyor. Ancak sonraki günlerde durumun hiç de öyle olmadığını anlıyorsunuz; aynı hataları iki kez yapmaya başlıyorsunuz ve karar verme süreniz uzuyor. Küçük aksilikler sinir bozucu hale geliyor; “bugün çok çalıştım” diye düşünürken, aslında aynı işi zihninizin daha berrak olduğu diğer günlerde çok daha kısa sürede yapabileceğinizi fark ediyorsunuz.
Gün ışığı, temiz hava ve hareket etmek; bu gibi unsurlar aslında işimizdeki temel yakıtımız oluyor. Evde günlerce kapalı kalmak, dünyanın küçüldüğünü ve hayatın bir odanın içine sıkıştığını hissettiriyor. Özetle günlerce dışarı çıkmayarak çalışmak, işin yoğunluğunu çözmüyor; sadece biriktiriyor.
Zaman zaman bazı projelerde günde 15 saatin üzerinde çalışsam da artık mutlaka sahil havasında bir yürüyüş yapar, bisiklete biner ve zihnimi yenilerim.
Çalışırken, yüksek konsantrasyon gerektiren işlerde 2-3 saatte bir kesinlikle mola veririm. Diğer rutin işlerde ise 45 dakikada bir veya saatte bir mutlaka 15’er dakikalık molalar uygularım. İşe geri döndüğümde, elimde kalan görevleri çok daha kolay ve akıcı bir şekilde tamamladığımı hissederim.
Bu sorunun yanıtını doğrudan yerel esnaflarımızdan duymak istesek, muhtemelen şu karşılığı alacağız: “Zaten mahalleli beni tanıyor, müşterim kapıdan geliyor.”
Bu yaklaşım ilk bakışta doğru görünse de aslında eksik bir bakış açısıdır. Günümüzde insanlar, sırf kapısının önünden geçtikleri için değil; web sitesi, Google Haritalar, Instagram vb. platformlarda gördükleri işletmeleri de tercih ediyor. İnsanlar bir lokasyona gitmeden önce, özellikle ilk kez ziyaret edeceklerse, mutlaka telefonlarından o konumdaki işletmeleri inceliyor: “Ne yenir, ne yapılır, nereye gidilir?”
Bölgede uzun yıllardır ikamet eden yerliler ise evet, Instagram veya internet sitesi gibi dijital araçlarla pek ilgilenmezler. Çoğu esnafı şahsen tanırlar ve hangi hizmeti kimden temin edeceklerini gayet iyi bilirler.
Ancak o ilçeye yeni taşınan insanlarda durum tam tersidir. İşte bu noktada Google arama sonuçları hayati önem taşır. Elbette elektrikle ilgili bir sorun yaşandığında kişi çarşı merkezine inip rastgele bir elektrikçi dükkanına girebilir; fakat günümüzde insanların büyük çoğunluğu, öncesinde mutlaka bir Google araması yapar. İşte tam burada öne çıkmanız gerekir. Potansiyel müşteriler Google’da “ilçe ismi” ve “elektrikçi” yazarak arama yaptığında, profesyonel bir web sitenizin olması sizi rakiplerinizden bir adım değil, birkaç adım öne geçirir.
“Benim Instagram hesabım var, yetmez mi?” diye düşünen pek çok esnaf var. Instagram gerçekten güçlü bir mecra olsa da büyük bir dezavantajı vardır: Kontrol tamamen sizde değildir. Bir gün erişim kısıtlanabilir, hesabınız çalınabilir, algoritma değişebilir veya reklam maliyetleri artabilir…
Oysa web sitesi sizin kendi mülkünüzdür.
Üstelik Instagram’da akıp giden içerikler arasında kaybolan bilgiler (adres, çalışma saatleri, hizmet listesi, sık sorulan sorular) web sitesinde düzenli ve kalıcı olarak durur; böylece müşteri aradığını tek sayfada bulur ve karar vermesi kolaylaşır.
Web sitesi her esnafa “devasa” bir proje olarak lazım değildir. Bazen tek sayfalık, hızlı açılan ve net bir site bile büyük bir etki yapar: “Ne yapıyorsun?”, “Neredesin?”, “Nasıl ulaşılır?”, “Fiyat/servis bilgisi”, “Fotoğraflar”, “Yorumlar” ve “Hemen ara / WhatsApp” butonu gibi…
Özellikle acil ihtiyaçlarda (tesisatçı, elektrikçi, oto servis, lastikçi, çekici, kuaför, diş hekimi, petshop gibi) insanlar en hızlı ulaşabildikleri hizmete yönelirler. Web sitesi burada bir “süs” değil, doğrudan satışa giden en kısa yoldur.
Bir de işin güven boyutu var. Yerel esnafın en büyük gücü “güven” olsa da dijital dünyada bunu somutlaştırması gerekir. Web sitesi; gerçek fotoğraflar, doğru bilgiler, müşteri yorumları, Google Harita entegrasyonu ve samimi bir “Hakkımızda” yazısı ile bu güveni görünür kılar.
Üstelik web sitesi, sadece yeni müşteri kazanmak için değil, mevcut müşteriyi elde tutmak için de gereklidir. Müşteri çalışma saatlerini bulur, kampanyalarınızı görür, adresinizi görür ve tek tuşla sizi arar.
Sonuç olarak; yerel esnafın web sitesine ihtiyacı “her zaman, herkes için aynı düzeyde” olmayabilir; ancak günümüzde çoğu işletme için web sitesi bir lüks değil, gerekliliktir; hatta bazen de zorunluluktur.
Ayrıca web sitesi sessiz bir çalışandır. Dükkan kapalıyken bile bilgi verir, müşteri toplar ve yanlış anlaşılmaları azaltır. En önemlisi de şunu sağlar: İnsanlar hizmet aradığında “rakipleriniz” değil, siz karşılarına çıkarsınız.
Sektörde böyle bir gerçek var; her tasarımcının veya yazılımcının portfolyosuna ekleyemediği, gün yüzüne çıkarmadığı projeler mevcuttur.
Açıkçası bu çalışmalar, çoğu zaman “müşterilerimizin isteği ve ısrarı sonucu” ortaya çıkan işler oluyor.
Bazen de mesleğimizin ilk yıllarında, tecrübesizken yaptığımız çalışmalar bu kategoriye giriyor. Yıllar geçtikçe eski işlerimize baktığımızda, “Bunu gerçekten ben mi yapmıştım?” diyebiliyoruz.
“Müşterilerimizin isteği ve ısrarı sonucu” dediğim kısma gelirsek, bir örnek vermek istiyorum. Bir logo çalışmasına başlamıştım; müşterimle tüm detayları konuştuğumuzda, 2 veya 3 farklı şekilden oluşacak bir logo tasarlayacaktım. Fakat taslaklar kendisine sunuldukça, logoya sürekli ekleme istekleri gelmeye başladı. 3 günün sonunda istenen kompozisyon şuydu: “Ev, evin altında yeşillik, altında kahverengi toprak, altında mavi dalgalı deniz; yeşilliğin üstünde orman ve onlarca ağaç.” Aklımda kalanlar bunlar. Bu logo (!) tasarımı yeri geldiğinde 1 cm’lik alanda da kullanılacak, 3 cm’lik alanda da… Peki bu boyutta nasıl görünecek? İşte burada tasarım yeteneğinizle beraber ikna kabiliyetiniz de devreye giriyor; ikisi mutlaka bir arada olmalı. Ben bir şekilde bu talebi revize ederek öyle bir hale getirdim ki tek seferde onaylattım.
Aklıma gelen bir diğer örnek ise ABD, San Francisco’daki bir müşterimle yürüttüğümüz logo ve kartvizit çalışmasıydı. Logo tasarımında o kadar farklı istekler gelmişti ki, her şeye rağmen süreci başarıyla tamamlamıştım. Sonrasında kartvizit aşamasına geçtik. Müşterimin talepleri o kadar fazlaydı ki, iş kartvizitin iki farklı yüzü için 2 ayrı tasarım yapmaya kadar vardı. 🙂 O kadar karmaşık bir içeriği vardı ki anlatamam; paylaşmak istesem de paylaşamam, açıkçası utanırım.
Bazen bu duruma mecbur kalıyoruz. Bazı fikirlerin uygulanamayacağını, uygulansa bile kötü duracağını veya ortaya başarısız bir tasarım çıkacağını anlattığımız zaman bunu anlayışla karşılayan müşterilerimiz de oluyor; ısrarla o şekilde yapılmasını talep edenler de… Her iki görüşe de saygı duymak lazım.
Tek başına çalışmak ile ekip halinde çalışmak arasındaki farkı, “hangisi daha iyi?” sorusuyla değil; “hangi dönemde hangisinin daha mantıklı olduğu” üzerinden değerlendirmek gerekir.
Aslında çalışma yöntemini projenin kendisi belirler; bu, tamamen sizin kişisel isteğinize göre karar verebileceğiniz bir durum değildir. Sizin inisiyatifiniz, yalnızca o projeye dahil olup olmama noktasındadır. Eğer proje, dışarıdan yardım almadan tek başınıza yürütebileceğiniz bir iş ise bireysel çalışabilirsiniz. Tercihiniz her zaman tek başına çalışmaktan yana ise, tek kişinin tamamlayabileceği projeler üzerinde yoğunlaşabilirsiniz. Ancak ekip çalışmasına ihtiyaç duyan işlerde, süreci tek başınıza nihayete erdirmeniz mümkün olmayacaktır; ya böyle bir projeye dahil olursunuz ya da anlaştığınız işe ekip arkadaşları dahil edersiniz.
Kıyaslama yapacak olursak, tek başına çalışmak size hız kazandırır, hızlı karar almanızı sağlar ve sorumluluk bilincinizi keskinleştirir; ekip çalışması ise sizi büyütür ve daha kapsamlı projelerde yer alabilmenize olanak tanır.
Tek başına çalışmanın en büyük avantajı şudur: Bir projede karar vereceğiniz zaman kimseyi beklemek zorunda kalmazsınız. Basit bir renk değişimi için 5 saatlik toplantılar yapmanıza gerek kalmaz. İletişim trafiği az olduğu için (sadece müşteriniz ile muhatap olduğunuzdan) zamanınızı ve enerjinizı doğrudan üretim için harcarsınız. Dezavantajı ise bu durumun tam tersidir; her şey sizden ibarettir. Tasarım sizsiniz, geliştirme sizsiniz, müşteri iletişimi sizdedir ve dosya düzeninden de siz sorumlusunuzdur.
Fakat ben her şeye rağmen “tek başıma çalışmayı” ekip çalışmasına her zaman tercih ederim.
Evet, ekip çalışmasında projenin toplam yükü katılımcılara paylaştırılır; ancak o çalışma süreci beni oldukça yorar. Kararların alınma süresi, alınan kararlardan vazgeçilmesi, dosya paylaşımları, ekibin diğer üyelerinden dosya veya bilgi vb. materyalleri bekleme zorunluluğu gibi etkenler; beni projenin bütününe harcanan enerjiden çok daha fazla yıpratır.
1 piksel boşluğu fark etmek, dışarıdan bakıldığında “takıntı” gibi durabiliyor; ancak bir işi uzun yıllar yaptıktan sonra gözünüz en ufak hatayı yakalıyor ve “burada bir yanlışlık var” hissi oluşuyor.
Tek başına 1 piksel göze küçük görünebilir fakat bu 1 pikseller biriktikçe tasarımın dengesini bozuyor. Müşteri gözüyle tek tek her bölüme bakıldığında o “1 piksellik” hatalar ve çözümleri göze çarpmayabilir; ancak tasarımın bütünlüğüne odaklanıldığında “kalite” hemen hissedilir. Böylece zihinlerde “bu site daha premium” veya “bu iş daha temiz” düşüncesi oluşur.
Bu titizliğin en büyük artısı şudur: “Hatalar büyümeden yakalanıyor.” Yani müşteri fark etmeden sen görüyorsun, kullanıcı karşılaşmadan sen düzeltiyorsun. Bu durum, beraberinde hem profesyonellik hem de güven getiriyor. Çünkü müşteri için en değerli şeylerden biri, “problem çıkmadan çözülmesi” durumudur.
Ama işin bir de tuzağı var. 1 pikseli kovalarken bazen “işi bitirmek” gecikebiliyor. Zira her şeyi mükemmele yaklaştırma dürtüsü, teslim gününde sizi yorabiliyor.
İşin özeti; 1 piksel kimseye bir şey ifade etmiyor gibi görünse de o 1 piksel, birikince “kalite”ye dönüşüyor.
Ülkemizde “Benden de mi para alacaksın?” cümlesini duymayan veya yaşamayan kalmamıştır. Özellikle yakın çevre, arkadaş ve akraba ilişkilerinde birbirimize yardım etmek ya da zor gününde yanında olmak gibi eylemler çok güzel duygulardır; ancak ne yazık ki bu iyi niyeti suistimal etmekte de üstümüze yoktur.
Özellikle bilgisayar başında çalışanlar bu durumu daha net anlayacaktır.
Örneğin logo tasarımı süreçlerinde; gözle görülür bir ham madde veya sunucu masrafı gibi somut giderler olmadığı için bu çalışma sanki tamamen bedavaymış gibi algılanıyor.
Kurumsal kimlik çalışmaları sürecinde ise düşünme ve tasarlama aşaması yine tamamen yok sayılıp, sadece kartvizit ve benzeri materyallerin basım ücreti “maliyet” olarak değerlendiriliyor.
Benzer şekilde web tasarım sürecinde de yalnızca alan adı ve sunucu giderleri hesaba katılıyor.
Ben, “Senin cebine kaç TL girecek?” sorusunu farklı varyasyonlarda belki yüzlerce kez duydum. Her zaman çevreme yardımcı olmaya çalıştım ve buna devam ediyorum; yakın çevremdeki herkes de bu tavrımı çok iyi bilir ancak bu ve benzeri cümleleri duymak gerçekten çok üzücü.
Tabi bunu yaşayan sadece bizler değiliz. Şu sıralar el emeği çanta satışı yapılacak bir web sitesi üzerinde çalışıyorum ve bunu Web Tasarım Günlüğü’mde zaman zaman paylaşıyorum. O çalışma sürecimde şahit olduğum bir olaydan bahsedeyim:
Evde çanta ören birisi, arkadaşına 1000 TL’ye çanta satmış. Satın alan kişinin cümlelerini aynen aktarıyorum: “Çantayı bana maliyetine sattı, 1000 TL malzeme harcamış, sadece malzeme parası aldı.” Bunu bir de övünerek anlatıyor. Oysa web sitesi çalışmasını yaptığım müşterim; çantanın maliyetinin (vergi muafiyetleri de olduğu için) sadece 100 TL tuttuğunu, yani malzemelerin yalnızca bu kadar ettiğini belirtiyor. Şimdi burada üreticiyi mi suçlamak gerek? Evet ortada bir yalan var ve bu yanlış; ama bir emeği, belki 10 saatlik, belki 3-5 günlük bir alın terini hiçe saymak ve bunu “benden kâr almadı” diye övünerek anlatmak ne kadar doğru?
Kendi işime dönecek olursam; peki ya harcanan emek ve asla geri alınmayan zaman ne olacak? Kullanılan donanım ve yazılımlar, bunların sürekli güncellenmesi gerekliliği veya aylık-yıllık ödenen lisans ücretleri hesaba katılmayacak mı?
Ülkemizde her emekçi, fiyat verme sürecinde “malzeme maliyeti şu kadar, benim cebime şu kadar kalıyor” cümlesini kurmak zorunda bırakılıyor. Ve bu hesabı yaparken ne yazık ki yalan söylemek durumunda kalıyor ya da kazancına hile karıştırıyor; çünkü buna mecbur bırakılıyor.
Evet, kabul etmek gerekir ki özellikle bazı sektörlerde çok ciddi anlamda dolandırıcılık da mevcut. Fakat ben her zaman şeffaf ve doğru olma taraftarıyım. Bu sebeple kaybettiğim ve gelecekte kaybedeceğim maddi kazançlar hiç önemli değil. Sadece işin maneviyat tarafı, yani yazımda genel olarak bahsettiğim “üzülme” kısmı benim içimi acıtan tek şeydir; çünkü dürüstlük, her zaman bu sonucu doğurur.
Alan adı (domain) tercihi, yalnızca “güzel bir isim bulmak” değil; markayı en doğru şekilde yansıtan ismi belirleyebilmektir.
Şayet firmanızın adı ABC FİRMASI ise ve abcfirmasi.com, abcfirmasi.com.tr gibi uzantıların tamamı müsaitse bu harika bir durumdur. Ancak günümüzde, firma isimlerini doğrudan alan adında kullanabilme ihtimaliniz maalesef oldukça düşüktür; zira çoğu adres, kullanılmasa bile ileride satılabilmesi amacıyla başkaları tarafından önceden tescil edilmiştir.
Bu nedenle, profesyonel destek sunduğum ve yeni kurulacak işletmelerin isimlerini belirlerken, alan adı (domain) uygunluğunu da denetleyerek karar vermeye özen gösteriyoruz. Eğer markanız için kullanmayı arzuladığınız alan adı başkası tarafından kaydedilmişse ancak aktif kullanılmıyorsa, mevcut sahipleriyle iletişime geçerek satın alma talebinizi iletebilirsiniz; fakat bu, muhtemelen maliyetli bir süreç olacaktır. Alternatif olarak; harf, kelime ve sembol varyasyonlarıyla bazı küçük değişiklikler yaparak yeni bir alan adı türetme yoluna gitmek tercih edilebiliyor.
Kullanacağınız alan adı, web sitenizin yanı sıra e-posta adres uzantılarınızı da oluşturacağı için müşterilerinizle kuracağınız iletişimin temelini sağlayacaktır. Telefonda müşterinize web sitenizi veya e-posta adresinizi aktardığınızda, karşı taraf bunu hatasız yazabilecek mi? Bu yüzden çift harf kullanımından veya sürekli kodlama gerektiren uzun ve karmaşık kelimelerden kaçınılmalıdır.
Peki “com” mu, “com.tr” mi, yoksa “tr” mi? Dünyada “com” hâlâ en evrensel ve en çok güven veren seçenek olsa da Türkiye’de faaliyet gösteren firmalar için “com.tr” de aynı güveni sağlamaktadır. “tr” uzantıları ise yeni olması sebebiyle henüz yeterince bilinmiyor; web sitenizi müşterinize “tr” uzantısıyla söylerseniz, bunu “com” veya “com.tr” olarak algılamaları kuvvetle muhtemeldir. Ben, web sitenizde İngilizce dil seçeneği de olacaksa bunu “com” uzantısı üzerinde, Türkçe sitenizi ise “com.tr” üzerinde kurgulamanız gerektiği taraftarıyım; “tr” uzantısını da kaydedip ana sitenize yönlendirebilirsiniz.
“.studio, .dentist, .taxi, .kitchen, .computer” gibi sektörel uzantılar da mevcut olmakla birlikte, bunların büyük çoğunluğu İngilizce kelimelerden oluşmaktadır. Ancak bu uzantılar, pek çok insan tarafından hâlâ “yadırganabilir” seçenekler olarak görülüyor.
Elbette alan adının uygunluğu tek başına her şeyi mükemmel kılmıyor; aynı ismin Instagram, LinkedIn ve Google gibi platformlarda kimler tarafından kullanıldığını kontrol etmek de şarttır. Kısacası bu, üzerinde ciddi emek ve araştırma gerektiren bir süreçtir.
Eğer profesyonel destek ihtiyacınız olursa bana ulaşmaktan çekinmeyin.
Tasarım aşamasındayken dosya isimlendirmeleri üzerinde pek durmam; isimlendirme işlemini ancak tasarım tamamlanıp müşterim tarafından onaylandığında gerçekleştiririm.
Örneğin firma adı ABC ise, dosyayı “abc_design.zip” şeklinde etiketlerim. Ancak onay sürecinden sonra müşteriniz farklı varyasyonlar görmeyi talep edebilir. Bir tasarımcı olarak, o alternatifin “kötü bir tasarım” olacağını henüz uygulamadan öngörseniz bile, müşteriniz sonucu kendi gözleriyle görüp karar vermek isteyecektir.
Bu bağlamda 380 farklı alternatif üreterek rekoru elimde tutuyor olabilirim. 🙂 Bahsettiğim tam olarak 380 ayrı dosyaydı. Elbette vektörel bir çalışma olduğu için revizyonlar hızlıca ve kolayca uygulanabiliyordu; paylaşımları da ekran görüntüsü alarak ilerlettim. Tabi her dosyayı numaralandırmam gerekti, zira 380 defa “final_son_son_son” yazmam mümkün değildi.
Tasarım süreçlerinde, örneğin logo çalışmalarında, sadece 3 tasarım sunup birinin hemen onaylandığına da şahit oldum; 30 tasarım hazırlayıp 300 yeni versiyonun daha istendiği durumlara da… Hem müşteri hem de tasarımcı perspektifinden bakarak; her iki tarafı da mağdur etmeyecek, dengeli bir tutum sergilenmelidir.
Ülkemizdeki internet hızlarını göz önüne aldığımızda, yüksek boyutlu dosya indirmek veya yüklemek çoğu zaman işkenceye dönüşüyor. VDSL ve fiber altyapı gün geçtikçe daha fazla bölgeye yayılıyor; ama firmalar upload (yükleme) hızı konusunda oldukça cimri.
Benim altyapım 100 Mbps hıza kadar izin veriyor. 100 Mbps download (indirme) hızı alabilsem de upload hızım 20 Mbps. Daha fazlasını alabileceğim bir paket sunan firma da yok. Fiber internet altyapısı olan yerlerin çoğunda da maalesef en fazla 50 Mbps civarında upload hızı alabiliyorsunuz.
Durumu örneklerle açıklayayım: 20 Mbps upload hızım var ve bir dosya yükleyip göndermem gerekiyor. Dosya boyutu 10 GB ise onu yükleyebilmem için bir buçuk saate yakın zamana ihtiyacım var. Bu boyut arttıkça sürenin ne kadar yükseldiğini düşünün. Bazen o kadar büyük dosyalar oluyor ki, bir günü aşan upload süreleri çıkabiliyor. Tabi o sürede elektrik kesintisi veya internet bağlantı kopması gibi bir sorun yaşarsanız her şey başa sarıyor.
Bu sebeple ben, Windows işletim sistemli bir sunucu kiralayıp kullanıyorum; üzerinde ekran kartı da tanımlı. Bazı çalışmalarımı uzak masaüstü bağlantısı ile bağlanarak burada yapıyorum. İndirmem veya yüklemem gereken çok yüksek boyutlu dosyaları bu sunucu üzerinden hallediyorum. Geçenlerde bir firmadan 300 GB’lık bir dosya gelmişti. Firmanın tüm dijital materyalleri, fotoğrafları ve videoları gibi bir web site projesi için oldukça büyük bir veriydi. Ancak içlerinden ayıklamam gereken dosyalar vardı. Ben bunu bilgisayarıma indirmek istemem; çünkü boyut çok büyük ve istesem de en az 7-8 saat sürecek. Bu sürede hem zaman kaybedeceğim hem de olası elektrik veya internet kesintisinde her şey gidecek. 1000 Mbps download-upload hızı aldığım sunucum ile indirme işlemini tamamlamam yaklaşık yarım saat sürdü. Sonrasında istediğim dosyaları seçtim ve aldım.
İnternet servis sağlayıcı firmalar tuhaf oyunların peşinde olduğu sürece, kendi çözümlerimizi üretmek zorunda kalıyoruz.
Turknet GigaFiber’ın tüm Türkiye’ye yayılması dileğiyle.
Hiç çalışmadığım günler var mı? Varsa bile hatırlamıyorum açıkçası. Akıllı telefon kullanımı gibi düşünelim; telefonunuzda sosyal medyaya bakmayıp, internete girmediğiniz gün var mı gibi düşünelim. O gün elimde yapacak iş yoksa bile bazı pratikler yaparım, yeni şeyler öğrenmeye çalışırım; yani mutlaka çalışırım.
Ama bu çalışma düzenimi, zor-yorucu-yıldırıcı bir çalışma olarak görmüyorum. Çünkü işimi seviyorum. Freelance çalışmanın sunduğu özgürlük bu konuda çok önemli. İstediğimiz yere gidebiliyoruz, istediğimiz zaman istediğimiz yere seyahat edebiliyoruz. Her yerde çalışabilme özgürlüğü güzel.
Mesela bugün, 15 saatin üzerinde çalışmayı planlıyorum. Önümdeki birkaç gün de aynı şekilde geçecek gibi. Sonrasında 1-2 günlük bir seyahat programı… Tabi çalışmama engel olmayan bir program ama günde 15 saat de çalışabilmem mümkün olmayacak; günde en fazla 3-5 saat. Diğer günlerdeki çalışma tempom ile onu dengelemiş olacağım.
Minimal tasarım çoğu zaman “az iş” sanılıyor. Hatta bazen “şu kadar boşluk var, burada niye bir şey yok?” diye yorumlanabiliyor.
Oysa minimal tasarımın olayı boş bırakmak değil, “gereksizi çıkarmaktır”. Ve gereksizi çıkarmak, çoğu zaman bir şey eklemekten daha zordur. Çünkü eklemek hızlıdır; çıkarmak karar ister. Minimal tasarım o yüzden “kolay yol” değil, tersine “daha zor olan sade yol”dur.
Müşteri tarafında minimal tasarım çoğu zaman “bu kadar basit mi?” algısı oluşturur. Ancak minimalin hedefi “az içerik” değil, hızlı anlama ve güvendir. Kullanıcı, 3 saniyede neye baktığını anlamalı; mesaj net olmalı, metinler nefes almalı ve marka daha premium görünmelidir.
Minimal tasarımın değeri, genelde sonuçlarda ortaya çıkar: Daha iyi dönüşüm, daha iyi okunma ve daha iyi marka algısı.
Minimal tasarım doğru kullanılırsa “az şeyle çok şey” söyler; yanlış kullanılırsa da “sanki bitmemiş” gibi görünür.
Çalışırken verimlilik, çoğu zaman motivasyondan değil, şartlardan geliyor. Motivasyonu belirleyen şey, şartlar diyebiliriz de.
Aynı işi bazen 2 saatte çıkarıyorum, bazen 20 dakikada… Aradaki zaman farkı genelde yetenek, tecrübe vb. şeyler ile alakalı değil; ortamın sesi, ışığı, bölünme ihtimali ve zihnin o anki sakinliği gibi şeylerle alakalıdır.
En verimli olduğum saatler çoğunlukla akşam ve gece saatleridir. Özellikle kış aylarında hava erken karardığı için, bu anlamda vakit daha boldur. Bu sebeple gündüz ve akşam saatlerinde birkaç saat dönüşümlü olarak çalışarak, o gün yapmam gereken işlerimi tamamlayabiliyorum. Sağlığımız açısından gece uyuyarak, gündüz çalışmamız gerektiğini unutmayalım.
“Yer” tarafında ise çalışma masamın düzenli olması, önümde gereksiz eşya olmaması, bilgisayar ekranımda gereksiz dosyaların veya sekmelerin açık olmaması gibi şeyler zihinsel hızı doğrudan etkiliyor.
Dışarıda kafe vb. yerlerde çalışırken ise farklı bir disiplin söz konusu oluyor. Evde “sınır” yok, ama kafe vb. yerlerde “sınır” var; yani “çalışma süresi sınırı”. Bir süre oradasınız ve kalkana kadar işleri bitirmeye şartlıyorsunuz kendinizi.
Masa başında çalışanların istediği şeyler aslında sadece şunlardır: Sessizlik ve bölünmemek.
Tam zamanlı çalışma hayatında da freelance çalışma hayatında da bazı projeler “bekleme moduna” alınır ve bir süre sessizce bekler.
Bu durum çoğunlukla şundan dolayı olur: Ekip arkadaşınızdan veya müşterinizden talep ettiğiniz bilgiler veya dosyalar vardır. Onlar elinize geçmeden projenin devam edebilmesi mümkün değildir ve bu sebeple proje duraksar.
Bunun üzerinizde şöyle olumsuz bir etkisi olur; bu belirsizlik hali, üzerinizde “sürekli hazır ol” hâli oluşturur. Bazen haftalarca beklemede kalırsınız ve beklediğiniz şeyler size iletilir iletilmez projenin hemen tamamlanması talep edilir. Oysa 3 haftadır acelesi olmayan proje, bilgiler gönderildi diye o gün mü bitmek zorundadır?
Açıkçası ben artık bu gibi durumlarda ekip arkadaşlarıma ve müşterilerime günlük olarak hatırlatma yapıyorum. İki tarafın da tabi ki yoğun iş temposu olabiliyor; herkesi anlayışla karşılamak gerek. Fakat bekleme psikolojisi, benim gibi projeyi yürüten kişiler üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Üzerinde çalıştığımız başka projelere konsantrasyonumuzu zorlaştırıyor.
Eğer proje için teslim tarihini geciktirecek kadar süre bekleme yapılırsa, mutlaka bu konuyu karşı tarafa iletirim. Bu bekleme süreci sebebiyle teslim tarihini 1 hafta uzattım gibi bir bilgiyi mutlaka veririm.
Tercih ettiğim tek kahve Türk kahvesidir. Çok daha çabuk hazırlanabildiği için çaydan daha fazla tercih ettiğimi söylemeliyim.
Masabaşında çalışırken bir şeyler içmeden durmak imkansız. Yazın bu yazımda sıcak havalarda neler içilebileceği ile ilgili bir şeyler yazmıştım. Türk kahvesi ve çay ise yaz-kış demeden her zaman favorimiz.
Fakat çaya gelince, herkesin demlediği çayı içemiyorum. Marketlerde satılan çaylardan çay tadı alamıyorum. Mutlaka elek altı çayı olmalı ama her marka da çok iyi değil. Bu konuda en iyisi sanırsam Berberoğlu Çay. Beyaz paketteki elek altı çayları inanılmaz iyi. Öyle fincan fincan içilebilecek çay değil; çünkü diğer çay olduğu iddia edilen çaylar gibi su gibi değil. 2 küçük çay bardağında içseniz, çaya doyuyorsunuz.
Eğer marketlerde satılan çaylardan çay demleyecek isem, demlenmesine son 10 dakika kala, eskiden “kaçak çay” denilen Seylan-Sri Lanka çayından mutlaka eklerim. Yoksa çaydan çay lezzeti alamıyorum.
Türk kahvesine gelince Kurukahveci Mehmet Efendi derim. 50 tane farklı kahve markası denesem de hiçbirini beğenemedim.
Özellikle “Web Site Tasarımı & Geliştirme” projeleri için bir fiyat teklifi istendiğinde, müşterime “hemen karar verdirecek” bir fiyat sunabilirim; ancak bu durum uzun vadede iki tarafa da pahalıya patlayabilir.
Müşteri tarafında kurulan “bir web sitesi yaptırmak istiyorum” cümlesi, işin içinde olan biri olarak benim için çok geniş bir tabirdir; bu yüzden müşterimin ne istediğini ve web sitesinin içeriğini doğru olarak anlamalıyım. Başlangıçta “3 sayfa olacak, sadece 2 fotoğraf, 5 cümle yazı olacak” gibi açıklanan projelerin, bir anda e-ticaret sitesine dönüştüğünü daha önce defalarca yaşadım.
Bu sebeple, “web sitesi yapıyorum, şu kadar TL” şeklindeki cümleleri çok doğru bulmuyorum. Her projenin ihtiyaçları farklıdır, her projeye harcanacak emek farklıdır; dolayısıyla her projenin maliyeti de farklıdır.
Genellikle birkaç freelancer ve ajanstan teklif alınır ve en ucuz teklifi sunan tercih edilir. Ama bu gibi durumlar sonrasında, uzun vadede hem zaman hem de ciddi para kayıpları yaşanır. Tabi yüksek fiyat teklifi sunan herkes çok iyidir, çok profesyoneldir anlamına da gelmez bu. Ben Tasarım Eleştiri web sitemde “web sitesi eleştirileri” yapıyorum, biliyorsunuz. O kadar yüksek maliyetli web sitelerinde o kadar büyük hatalara denk geliyorum ki, gördükçe inanamıyorum.
Benim web sitesi yaptırmak isteyenlere önerim; web sitenizde istediğiniz her şeyi madde madde yazarak, fiyat teklifi almak istediğiniz freelancer’a veya ajansa ulaşmanızdır. Bu şekilde daha doğru bir yol haritası çizilecektir.
Bu durumu, internet tarayıcısında sürekli sekme değiştirmeye benzetiyorum.
Her proje ayrı bir dünya; farklı marka dili, farklı hedef, farklı müşteri tonu ve farklı dosya düzeni demektir. Bir projeye başlarken “ısınma süresi” diye bir kavram vardır. Gün içinde farklı projelere geçiş yapınca “yeniden ısınma” için de süre harcarsınız ve bu da bir zaman kaybıdır.
Fakat, bu projelerin hepsinde anlık ve aktif olarak çalışmazsınız. Çünkü bir proje üzerinde çalışırken, müşterinizden beklediğiniz dosyalar olabilir. Onların ne zaman geleceğini bilemezsiniz; bazen 1 saat, bazen 1 gün, bazen 1 hafta, bazen de 1 ay sürer.
O sürede hemen diğer projeye geçerim. Önceki projede yapılacak eksiklikleri tamamlarım, müşteri firmaya gerekli taleplerimi iletirim ve beklemeden her şeyin hazır olduğu diğer projeye odaklanırım. O projede de karşı taraftan bir bilgi veya dosya ihtiyacım olduğunda aynı şekilde hareket ederim.
Tabi şunu mutlaka yaparım; mutlaka bir not alırım: “Burada kaldım, sıradaki iş şu.”
Tabi freelance çalışma hayatında aynı anda bolca proje yürütmek, bir kedinin onlarca balık arasında kalması gibi mutluluk vericidir.
Çalışma sürecini de doğru yönetince her şey mükemmel olur. Çünkü stres, çoğu zaman iş yükünden değil belirsizlikten gelir.
Yapılacaklar, akılda kaldıkça ağırlaşıyor; ancak günün başlangıcında bunları listelemek günün stresini ciddi şekilde azaltıyor.
Ben bunun için bir uygulama kullanmıyorum. Aslında Adobe uygulamaları üzerinden, soluna tik işareti ekleyebileceğim bir kutu ve yanında yapılacak görevler şeklinde alt alta yazıyorum; hazırladığım bu kağıdın yazıcımdan çıktısını alıyorum. Listeyi görev görev değil, kategori kategori kurgulamak daha doğru oluyor.
Şunu da unutmamak gerek; listeyi yaptınız ve gün içinde 15 tane göreviniz var diyelim. Üzerinde çalıştığınız bir proje ile alakalı beklemediğiniz bir istek gelebilir ve liste bir anda altüst olabilir. Bu yüzden her şeye hazırlıklı olmak ve zamanı iyi değerlendirmek gerekir.
Bu liste sadece gün içinde değil, gün sonunda da büyük fayda sağlıyor. Hem neler yaptığınızı görebiliyorsunuz hem de sonraki gün için size bir yol haritası sunuyor.
Ve diğer avantajı, iş akışından asla kopmuyorsunuz; her gün birbirine bağlı olarak kesintisiz ilerliyor.
Bazen günün sonunda “bugün hiçbir şey yapmadım” hissi oluşuyor.
Günün sonunda “tamamlanmış ve teslim edilmiş” projeler olmayınca, beynim otomatik olarak “günüm boş geçti” diye hissettiriyor.
Freelance çalışma düzeninde bu durum daha sık hissediliyor. Müşterilerinizle yazışmalar, brief’leri netleştirme, projeler hakkında düşünme, dosya arama, problem çözme ve karar verme gibi şeyler zaman alıyor. Ancak günün sonunda bir tasarımı bütünüyle bitmiş görmeyince “somut” olarak bir şey yapamadım diye düşünüyorsunuz.
Bunu aşmanın yolunu şöyle görüyorum: Günün başlangıcında yapılacaklar listesi hazırlamak.
Bugün sabah saat 07:00’da masama oturdum ve Çalışma Masası Günlüğü‘m için bu içeriği yazıyorum. Birazdan “Yapılacaklar Listesi” hazırlayacağım. Gün içinde yapmam gerekenleri not alacağım. Tamamladığım görevleri de işaretleyeceğim. Böylece günün sonunda neler yaptığımı da görmüş olacağım. Bunu herkesin yapmasını tavsiye ederim.
Çalışırken sessizliği çok severim, bu sebeple asla müzik dinlemem. Yaptığımız iş aşırı konsantrasyon istediği ve sürekli düşünme halinde olduğumuz için müziği gereksiz bir ses olarak görüyorum. Bu durum kişiden kişiye değişecektir ama ben çalışırken konuşmayı da sevmem; bu sebeple tam zamanlı çalıştığım dönemlerdeki, herkesin beraber çalıştığı açık ofislerden de nefret ederim.
Mesela kafe vb. yerlerde rahatlıkla çalışabiliyorum. Oralarda da genelde sessiz bir kafe ve güzel bir köşe seçerim ama bazen ortamın kalabalık olduğu da olur. Yine de bundan çok rahatsız olmam. Aslında bunun sebebi, kalabalığın benimle, benim de kalabalıkla işimin olmamasıdır. Çalışırken yanıma gelinip soru sorulması veya muhabbet edilmesi gibi şeyler; özellikle çok yoğun olduğum çalışma anlarımda konsantrasyonumu ciddi anlamda bozan durumlardır.
Biraz zor bir insanım sanki; ancak buna insan sevmemek dememeliyiz tabii. Çalışırken işime aşırı konsantre olup bölünmemeyi istiyorum sadece. Çünkü en ufak bir bölünme, saatlerce çalışamamanıza sebep olabiliyor. Ben bunu işimi sevmek ve işime saygı göstermek olarak görüyorum.
Dışarıdan bakıldığında “trafik, ofis” vb. şeyler yok, çalışırken kimse başında değil; ancak işin içine girince işler biraz değişiyor.
Evden çalışmanın güzel yanlarının yanında olumsuz yanları da çok. Bu olumsuzlukların başında, çalışma alanının aynı zamanda yaşam alanınız olması geliyor. Mesela bir kahve almak için mutfağa gittiğinizde, kendinizi bambaşka bir işin içinde bulabilirsiniz.
Bana göre en olumsuz yanı sürekli “bölünme” halidir. Eğer aileniz ile yaşıyorsanız, çalışma odanız olsa bile mutlaka gün içinde onlarca kez bölünürsünüz. Bunun yanında evin kendisi de ekstra iş çıkarır; kargo gelir, zil çalar, komşunuz bir şey sorar, misafir gelir veya bir yere gitmeniz istenir.
Bir yerde dinlemiştim; genç bir yazılımcı, yurt dışında büyük bir firma ile görüntülü online mülakat gerçekleştirirken annesi elektrik süpürgesi ile odaya dalmış. Ülkemizde kişisel alan dediğimiz şey evde de dışarıda da pek önemsenmeyen bir şey olduğu için bu durumlar yaşanabiliyor.
Diğer olumsuz diyebileceğim yanı, “günlerin birbirine benzemesi” durumudur. Tabi ben bu durumu, evde birden fazla çalışma masamız ve güzel manzaramız olduğu için aşabiliyorum. Ayrıca sürekli seyahat edebilmek ve farklı yerlerde çalışabilmek de bu durumu aşmanızı sağlayabilir. Ama her gün evde ve aynı masada iseniz bu durum kaçınılmaz olacaktır.
Hep çalışıyormuşum hissi de olur, çalışmanızın bir saati yoktur. Tam zamanlı olarak bir ofiste çalışırken evinize geldiğinizde işi unutursunuz ama evden çalıştığınızda durum hiç öyle olmaz. Gece uyurken rüyanızda, çözemediğiniz bir sorunu çözdüğünüzü görürsünüz ve uyanıp hemen işe oturabilirsiniz.
Olumsuz yanlarından bahsetmişken; yazımın başında yazdığım gibi trafik, belirli saatlerde fiziksel olarak bir ofiste bulunma zorunluluğu gibi şeylerden uzak olmak, yukarıda yazdığım şeyleri sıkıntı olmaktan çıkarıyor aslında.
Ben “evden çalışabilme imkanı” veren bütün meslek profesyonellerinin evden çalışması gerektiği taraftarıyım. Bir ofiste onları sabahtan akşama kadar tutmanın hapis hayatından farksız olduğunu düşünenlerdenim. Tamamen evden çalışma olmasa bile, hibrit çalışmanın (haftada-ayda bir veya birkaç gün ofiste olmak) kesinlikle olması gerektiğini düşünüyorum.
Bu soruyu “hangisi daha değerli?” diye değil, “hangisi şu an daha kritik?” diye değerlendirmek gerekir. İşinizde tecrübe kazandıkça, aradaki farkın giderek kapandığına da şahit oluyorsunuz.
Mesela ben logo tasarımı çalışmalarım için minimum 3 gün süre veririm. Oturup 1 saatte de logolar hazırlayabilirim ama bu hem müşteri tarafında “özensiz” bir iş yapıldı izlenimi verir hem de markayı olması gerektiği gibi doğru yansıtamadığımı düşünürüm. Web sitesi çalışmalarım için de minimum 7 günlük bir süre veririm.
Müşteri tarafından acil bir istek gelebilir; daha önce başıma da geldi. Gece iletişime geçilip “Sabaha kadar web site hazırlayabilir misiniz?” isteği almışlığım var. Evet yapılabilir ve “gün kurtarılabilir.” Ama o çalışma, uzun vadeli kullanılabilecek bir çalışma olmaz.
Hız, “bugünü” kurtarır; kalite ise “geleceği”.
Tabi ben süreci daha da uzatmamak adına şunları da yaparım; tasarımın ön gösterimini mutlaka yaparım. Çünkü müşterinizin aklındakini, neyi istediğini ne kadar netleştirdiğinizi düşünseniz de, tasarım sürecinde ortaya somut bir şeyler konulduğunda onu görmeleri ve fikir beyan etmeleri çok önemlidir.
Gün sonunda “Bugün ne yaptım? Bugün ne öğrendim?” diye kendime soruyorum. Özellikle web sitesi çalışmalarımda her projede çok farklı tecrübeler ediniyorum. Yapamam dediğim veya yapmanın aklıma bile gelmediği şeyleri düşünmek, nasıl yapılacağını araştırmak, denemek ve başarmak mükemmel bir hissiyat.
Her projede farklı insanlar, farklı firmalar ve farklı istekler oluyor. Web site çalışmalarında bazen öyle istekler geliyor ki, ilk duyduğunuzda aklınızı “Bu nasıl olacak ki?” düşüncesi sarıyor. Ama eğer olabilecek bir şey ise, oturup üzerinde düşünerek onu başarmak; bazen daha önce deneyip başaramadığınız, bazen ise hiç denemediğiniz, aklınıza bile gelmeyen şeyleri yapmak mükemmel bir duygu.
Bugün mesela bir web sitesi çalışmamda o kadar önemli şeyleri denedim ve başardım ki… Mükemmel de oldular. Bir sonraki web site projelerimde, bunlar artık gözüm kapalı yapabileceğim sıradan bir şey gibi gelecek gözüme.
Daha önce denemediğiniz şeyleri düşünün. Her gün 1 yeni bilgi, yılda 365 yeni bilgi yapar. Bu sebeple öğreneceğiniz tek bir şeyi bile küçümsemeyin; ama bunun süreklilik arz etmesi çok önemli.
Çalışma masamdayım. Görünürde çalışmak için her şey hazır ama o beklediğim fikir bir türlü aklıma gelmiyor. Bu durum, zaman zaman yaşadığım; özellikle projelerin başlangıç aşamalarında karşılaştığım can sıkıcı bir durum.
Ama aşmanın yollarını öğrendim. Proje öncesinde detaylar konuşulduğu için, yapılacak şeyler konusunda fikir sahibi oluyorsunuz. Aslında insanı düşündüren şey öncelikle tasarım kısmı oluyor; yani anlatılan, istenen şeyin dijital olarak gösterilebilecek bir hali.
Bu durumlarda köşe çalışma masama geçiyorum ve en az 1-2 saat boyunca internette geziniyorum. Tasarım örneklerini inceliyorum, bu ve benzeri projelere bakıyorum; neler yapabileceğimi not alıyor ve ekran görüntüsü kaydediyorum. Sonrasında bilgisayarıma oturduğumda neler yapabileceğim daha da netleşmiş oluyor. Eğer köşe çalışma masamda da gerekli konsantrasyonu sağlayamaz ve yapabileceğim şeyleri bulamazsam; 1-2 saatlik bir bisiklet turu ve deniz kenarında biraz oturmak gayet iyi geliyor, negatif enerjimi tamamen atıyorum.
Bekleyerek, hiçbir şey yapmayarak aklına fikir gelmesi değil; üzerine giderek disiplin ile bir şeyler yaparak, üreterek neler yapabileceğimi bulmak en doğru yöntem.
İlham gelmeme konusu bazen “canım şu anda çalışmak istemiyor” demek yerine de kullanılabiliyor. Bu çok yanlış. Disiplin her zaman bu olumsuz düşünceleri yener. Oturun ve çalışın.
Bazı günler iş yoğunluğunuz o kadar fazla oluyor ki, bir mesai süresine denk gelecek süre kadar masadan neredeyse hiç kalkmıyorsunuz.
Fakat masanızdan kalktığınız süreden ziyade, masanıza geri dönerek çalışmaya devam ettiğiniz süre çok önemlidir. Özellikle bu bölünmeler, günlük toplam çalışma saatinizi çok etkiliyor.
Bazen ne olduğunu anlayamadığım şekilde, diyelim ki saat 15:00’da kalktım bilgisayar başından; 15 dakika sonra, yani 15:15’te oturup çalışmaya devam etmeyi planlıyorum. Bir bakıyorum saat 21:00 olmuş ve ben hâlâ bilgisayara oturmamışım. Ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamıyorsunuz; freelance çalışmada bu şekilde zaman kaymaları yaşayabiliyorsunuz.
Fakat yılların verdiği iş ve hayat tecrübesi ile bunu aşabiliyorsunuz. 15 dakika sonra bilgisayara yeniden oturacak iseniz, o kadar büyük bir olay olmalı ki siz bunu yapamamalısınız.
Günde ortalama 8-10 saatim iş başında geçiyor. Fakat özellikle gece yarısı saatlerinde çalıştığım zamanlar, en fazla 2-3 kez, birkaç dakikalığına masamdan kalkıyorum. Daha önce paylaşmıştım; gecenin sessizliği ve konsantrasyona etkisi bu. Sağlığımız için gündüz çalışmalıyız ama bölünmek zorunda kaldığımız zaman çok fazla oluyor.
Cumartesi ve pazar günleri… Tam zamanlı çalıştığım dönemlerde gelmesini iple çektiğimiz günler. Perşembe gecesinden mutluluk hissi başlar. Yarın sabah uyanıp son kez işe gideceğim ve işten çıktığımda o gece ve önündeki 2 gün özgürüz. Cumartesi günü bütün gün huzurla geçer, pazar günü sabahı da öyle. Saatler pazar günü akşam saatlerine geldiğinde bir huzursuzluk hissi kaplar içinizi: “Yarın iş var; 5 gün boyunca hava aydınlanmadan uyanıp işe gidip, hava kararana kadar çalışacağım.”
Fakat freelance çalışırken zaman biraz farklı işliyor. Elinizde, üzerinde çalıştığınız bir veya birden fazla proje olduğu zaman bütün hafta, bazen 2-3 hafta, bazen bütün ay çalışmakla geçebiliyor. Ama bu, seyahat özgürlüğünüze engel olmuyor. Laptopunuz yanınızdayken aile ziyareti, günübirlik geziler veya birkaç günlük tatile bile gidebiliyorsunuz.
Hele müşteriniz Amerika’da ise, saat farkı sebebiyle Türkiye’de saat 16:00 olduğunda orada sabah mesai başlıyor. Bu şekilde tatil yaptığımız çok oldu. Saat 16:00 sonrası konakladığımız yere gelip çalışmaya başlayabiliyorum. Ama freelance çalışırken hiçbir zaman; “Bugün bayram, hafta sonu veya resmi tatil, ben neden çalışıyorum?” diye kendime sormadım. Çalışırken hep mutlu oldum.
Freelance çalışmak; ofiste veya home-office’te çalışmanın yanında, her yerde çalışmak demektir.
Çoğu zaman planlı olarak kafe vb. yerlere giderek çalışılır fakat bazen mecburi olarak hiç olmadık yerlerde çalışmak zorunda kalabilirsiniz. Eğer müdahale etmeniz gereken çok kritik bir durum varsa nerede olduğunuzun, etrafınızda kimlerin olduğunun hiç önemi yoktur. Kimin ne düşündüğünün de önemi kalmaz, çünkü öyle bir anda gözünüz kimseyi görmez.
Bu gibi durumlarda mükemmelliği aramıyorsunuz; o hatayı hızlıca çözmek önceliğiniz oluyor. Ben çalışma sürecimde kendimi “mükemmellik” denilen şeyden bir türlü koparamıyorum. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum, biraz kendime eleştiri. Çünkü bu sebeple 3 günlük bir işi 6 günde yapabiliyorum, bazen işleri teslim tarihinde yetiştiremediğim de oluyor. Ama böyle kritik hatalar olduğu zaman, çözümünde o mükemmelliği aramadan sadece kritik hatayı çözmeye odaklanıyorsunuz ve normal çalışma sürecinizde 1 güne dağıttığınız bir işi 1 saatte tamamlayabiliyorsunuz.
Sizin çalışmak zorunda kaldığınız en ilginç yer neresiydi?
30 dakikalık bir kum saatim var. Kum saatleri günümüzde çoğunlukla dekor amaçlı kullanılsa da, benim en büyük motivasyon kaynaklarımdan birisi.
Elimde ufak diyebileceğim birkaç tane iş olduğunda ve bunları bilgisayara oturup hemen yapmak zorunda kaldığımda ister istemez bir stres yaşıyorum. Fakat kum saatimi ters çevirip zamanı başlattığımda, bazen saatler süreceğini düşündüğüm birkaç işi yarım saatte bitirebildiğimi fark ettim.
Tabii bu bahsettiğim işler, bir web sitesinin tamamını sıfırdan başlayıp bitirmek gibi büyük işler değil; daha çok projeler içindeki ufak görevler. Bazen onlarca bu tarz görev birikebiliyor.
Kum saatimi ters çevirip süreyi başlattığımda üzerimde bir baskı oluşuyor ama bu can sıkıcı bir baskı değil, beni faaliyete geçiren bir baskı. Beynim “başlıyoruz” sinyalini hemen alıyor. Böylece hedeflerim o sürede net oluyor: Şu iş bitecek, bunu çözeceğim, bunu tamamlayacağım gibi.
Proje teslim günü yaklaştıkça stresin artmasıyla birlikte, en ufak işler bile gözümüzde bir anda büyüyebiliyor. Bu ve benzeri stresleri yaşamamak, olası gecikmeleri önlemek adına planlı ve programlı çalışmak çok önemlidir.
Proje teslim tarihini belirlerken gerçekçi olmak gerekir; örneğin 10 günlük bir işi 3 günde teslim edeceğinizi söylemek gibi hatalar yapmamalısınız.
Projeye başlamadan önce müşterinizden alacağınız dosyaları ve bilgileri eksiksiz teslim almış olmanız da şarttır. Aksi takdirde, 10 gün sürecek bir projenin sadece birkaç günü o bilgileri ve dosyaları beklemekle geçebilir.
Ayrıca yapılacaklar listesi hazırlamak ve çalışma saatlerinizi belirlemek de sürecin önemli bir parçasıdır.
Fakat her zaman şunları göz önüne almalısınız: Freelance çalışmak, tam zamanlı ve fiziksel olarak bir iş yerinde çalışmaktan farklı olduğu için masanızı daha sık terk etmek zorunda kalabilirsiniz. Evde olduğunuz için bir anda ailenizden birisini ufacık bir öksürüğü olduğu için hastaneye götürmek, fırına ekmek almaya gitmek veya otogardan teyzenizi almak zorunda kalabilirsiniz. Bunları da göz ardı etmemek gerekir.
Ayrıca freelance çalıştığınız için birden fazla proje üzerinde aynı anda çalışıyor olabilirsiniz; bunları da dengelemelisiniz. Veya önceden yapıp teslim ettiğiniz projelerle ilgili düzenleme vb. talepler gelebilir. İşte bu sebeplerle, bir proje için tamamlanma tarihi verirken her şeyi göz önüne almalısınız.