Çalışma Masası Günlüğü arşiv sayfasına hoş geldiniz!
Bir web sitesi projesine başlarken atılacak ilk adım, doğrudan tasarıma geçmek değildir.
Önce sitenin içinde ne olacağı, hangi sayfaların yer alacağı gibi şeyleri belirlemem gerekiyor. İçerik yapısı iyi kurgulanmazsa, tasarım ve geliştirme süreçlerinde de gereksiz yere zorlanacağımı biliyorum.
Bu yüzden projeye başlamadan önce notlar alıyorum ve çıktı alarak içerikleri daha net görmeye çalışıyorum.
Web site projelerimde nadiren de olsa bütün içerikler müşterilerim tarafından sağlanabiliyor. Aslında olması gereken de bu. Sonuçta faaliyet gösterdikleri sektörü ve firmalarını en iyi bilen onlar olmalı. Burada içerik oluşturmada web tasarımcılar ve geliştiriciler yol gösterici olmalı.
Fakat çoğu zaman içeriğin büyük bölümü, bazen de tamamı bize bırakılıyor. Burada da o sektörü iyice araştırmak ve sektör hakkında doğru bilgi sahibi olmak gerekiyor.
Diyelim ki web site çalışmasına başlayacağınız firma inşaat sektöründe faaliyet gösteriyor. İçeriğin de tamamen bana bırakıldığını düşünelim. Eğer firma ile iletişim kurabilmek kolaysa, hangi hizmetleri verdikleri, firmaları hakkında bilgiler, geçmişte yaptıkları projeler gibi şeyleri kendilerinden talep ediyorum.
“İletişim kurabilmek kolaysa” dediğim kısım önemli, çünkü bu tür projelerde hızlı ve sağlıklı iletişim kurabilmek her zaman kolay olmuyor. Müşterinizden talep ettiğiniz bilgi ve belgeler her zaman zamanında ve doğru şekilde gelmeyebiliyor. Hatta firmaları hakkında bir yazı istediğinizde, onu sizin yazmanız söylenebiliyor. Fakat firmanın kuruluş tarihini dahi bilmediğiniz durumlarda zorlanıyorsunuz ve bu gibi durumlar proje sürecini uzatabiliyor.
Benim çalışma sürecim şöyle ilerliyor. Öncelikle aynı sektörde faaliyet gösteren Türkiye’den ve dünyadan birkaç büyük firmanın web sitelerini inceliyorum. Sonrasında yerel olarak sektörde rakip sayılabilecek birkaç firmanın web sitelerine bakıyorum. İçeriği hazırlamamda en büyük yardımcım şüphesiz bu araştırmalarım oluyor. Sonuçta boş bir duvara bakarak bu bilgileri toplayabilmek mümkün değil.
Sonrasında son zamanlarda hayatımıza giren bir gerçek var; yapay zeka. Yapay zeka ile fikir alışverişine başlıyoruz. Ben “bunlar olmalı” diyorum, o “bunlar olmalı, bunlar olmamalı” diyor. Orta noktayı buluyor ve anlaşıyoruz. Sonunda içerik, yazılı olarak karşımda oluyor.
“Yapay zeka gerçeği” demişken bazı şeyleri yazmalıyım. Yapay zekaya web sitenin içeriğini yazdırmak değil durum. Saatler süren çalışmadan bahsediyorum. Projenin tüm detaylarını belirlemek, internet üzerinde saatlerce araştırma yapmak ve sonrasında alınan notları yapay zekaya sunmak ve fikir alışverişinde bulunmak. Bu çok gizli bir bilgi değil. Artık hayatımızın bir gerçeği oldu. Şüphesiz, benim de projelerimde en büyük yardımcım oldu artık.
Sonrasında bunu yazılı olarak müşterime sunmak, çoğu zaman “uzun yazılar” nedeniyle okunmak ve incelenmek istenmediği için, bir taslak haline getirmem gerekiyor. Wireframe tarzında bir tasarım hazırlıyorum. Üzerinde hangi kutuda hangi bölümün olduğu gibi kısa notlar yer alıyor.
Müşterilerim bunu görerek “bu bölümü istemiyorum”, “bunun yerine bunu istiyorum” gibi geri dönüşler yapıyorlar.
Sonrasında tasarım süreci başlıyor. Tasarım ve geliştirme süreçlerinden de ilerleyen günlerde bahsedeceğim.
Bu yazımı “içerik planlaması” üzerine paylaşmak istedim.
Bu içerik planlamasının şöyle bir avantajı da var. Projeye ısınmanızı sağlıyor. Freelance çalışırken sürekli farklı sektörlerdeki projeler üzerinde çalışıyorsunuz. Bazı günler aynı gün içinde birden fazla proje üzerinde çalışmanız, düzenlemeler ve güncellemeler yapmanız gerekebiliyor. Bu şekilde notlar almanız, üzerinde mesai harcamanız, projeyi daha doğru anlayabilmenizi sebep oluyor.
Mesela şu anda, yarın tasarım sürecine başlayacağım web site projesinin, dün hazırladığım içeriğini inceliyorum. 6 sayfalık temel bir içerik belirledim. Tamamen başlıklar ve kısa açıklamalardan oluşuyor. Web sitede hangi sayfaların olacağı, hangi sayfalarda hangi içeriklerin yer alacağı gibi bilgiler içeriyor.
Şimdi onları bir taslak olarak hazırlayacağım ve sonrasında tasarım sürecine başlayacağım.
Kurumsal, yani alan adınıza ait bir e-posta adresi kullanmak için ille de bir web sitesine sahip olmak zorunda değilsiniz. Birçok kişi bu iki şeyi birbirine bağlı düşünüyor.
Sanki önce web sitesi kurulmalı, sonra o alan adıyla e-posta kullanılabilirmiş gibi bir algı var. Oysa teknik olarak da pratik olarak da bu şart değil. Alan adınızı aldıktan sonra, web siteniz yayında olmasa bile o alan adına bağlı e-posta adreslerini kullanabilirsiniz. Bence önce bu yanlış bilinen kısmı netleştirmek gerekiyor.
Bu bilgi özellikle bireysel çalışan profesyoneller için oldukça değerli. Çünkü herkesin hemen bir web sitesi kuracak bütçesi, zamanı, ihtiyacı ya da hazır içeriği olmayabiliyor.
Kendi adınıza aldığınız bir alan adını, isterseniz LinkedIn profilinize, isterseniz Instagram hesabınıza, isterseniz portfolyo sayfanıza yönlendirebilirsiniz. Aynı zamanda o alan adına ait e-posta adresinizi de aktif biçimde kullanabilirsiniz.
Mesela bir tasarımcı, isimsoyisim.com şeklinde bir alan adı alarak bunu Behance profiline yönlendirebilir ve info@isimsoyisim.com
gibi bir e-posta adresini kullanabilir.
Bireysel tarafta bu yaklaşım oldukça olumlu bir etki bırakıyor. Çünkü burada insanlar, kendini profesyonel biçimde konumlandıran bir kişi görüyor. Bir tasarımcı, danışman ya da herhangi bir uzman için info@isimsoyisim.com gibi bir e-posta adresi güven veren bir detaydır. Üstelik alan adının bir sosyal profile ya da kişisel tanıtım alanına yönlenmesi de son derece doğal karşılanır.
Ama aynı durumu firmalar için değerlendirdiğimizde, aynı olumlu etki oluşmaz. Bir işletme kendi alan adını kullanıyorsa, insanlar doğal olarak o alan adında çalışan, açıklayıcı ve güven veren bir web sitesi de görmek ister. Mail adresi kurumsal görünürken, alan adı açıldığında hiçbir şey çıkmaması ya da sadece başka bir sosyal medya hesabına yönlenmesi, firmalar açısından olumsuz bir izlenim bırakacaktır. Çünkü burada beklenti kişisel görünürlük değil, kurumsal bütünlüktür. Firma tarafında alan adı artık sadece bir iletişim detayı değil, markanın resmi dijital adresi gibi algılanır.
Bu yüzden web sitesi olmadan alan adına ait e-posta kullanmak, bunu kimin kullandığına göre farklı değerlendirilmeli.
Kişisel markasını oluşturan biri için bu akıllı, sade ve profesyonel bir başlangıç olabilir. Hatta çoğu zaman web sitesinden önce atılmış doğru bir adım sayılır. Ama firmalar için aynı durum genellikle yarım kalmış bir kurumsallık hissi verir. Yani mesele teknik olarak mümkün olup olmaması değil; dışarıda nasıl bir algı oluşturduğudur.
Freelance çalışan birinin güne nasıl başladığı, devamında nasıl ilerleyeceğini ciddi biçimde etkiler. Eğer güne dağınık, kararsız ve ne yapacağınızı tam bilmeden girerseniz, gün boyunca o dağınıklığın etkisini taşırsınız. Ama daha sakin, daha net ve kontrollü bir başlangıç yaptığınızda, işler de aynı şekilde ilerler.
Bir süredir gece çalışmayı bıraktım ve sabah erken saatlerde uyanarak çalışmaya başlıyorum. Hafif bir kahvaltının ardından kahvemi alıp pencere kenarındaki köşe masama oturuyorum ve dizüstü bilgisayarımda 1 saat boyunca günün planlamasını yapıyorum.
Yapılacaklar listesini belirlerken işiniz aslında çok da zor değil. Önünüzde o anda devam eden projeler ve geçmişte yaptığınız projelerle ilgili gelen düzenleme talepleri oluyor.
Bunları unutmamak için not almak da çok önemli. Bazen tamamladım sandığınız işlerde eksik kalan ve unuttuğunuz detaylar olabiliyor. Bu sebeple not almak çok önemli.
Yapacağım işleri öncelik sırasına göre belirliyorum. Mesela sabah saat 7’de bilgisayar başındayım ve çalışmaya başladım diyelim. Şunu kendime diyebilmeliyim: Bu iş kaç saat sürecek?
Öğlen saat 12’de bu iş bitecek diyorsam ve saat 17.00 olduğunda o iş hâlâ bitmemişse ya çalışma düzenimde ya da planlamamda bir sorun var demektir.
Bu sebeple günün planlamasını doğru yapmak ve çalışma düzeninde bunu doğru uygulayabilmek, yani ikisini de doğru yapabilmek çok önemli.
Çalışırken mola vermek bazen zaman kaybı gibi görünebilir; özellikle yetişmesi gereken işler varken. Fakat ara vermeden uzun süre çalışmak işi hızlandırmıyor; zihni ağırlaştırıyor. Bu da çalışma temponuzu düşürüyor. Dikkat azalıyor, hata oranı artıyor, en basit kararlar bile gerekenden uzun sürmeye başlıyor.
Mola vermek, sadece yarım saat ya da 1 saat boyunca masanızdan kalkmanız olarak düşünülmemeli. Masadan kalkıp birkaç dakika yürümek, pencereden bakmak, su almak gibi şeyler de zihninizi boşaltmaya yardımcı olur. O kısa uzaklaşmanın ardından işinize döndüğünüzde, biraz önce çözümsüz ya da zor gelen işlerin daha kolay geldiğini hissedebilirsiniz.
Eskiden mola vermeyi işten kopmak gibi düşünürdüm. Şimdi ise tam tersine, işin içinde kalabilmek için gerekli görüyorum. Çünkü saatlerce kesintisiz çalışmaya çalışınca sadece dikkat değil, çalışma isteği de yıpranıyor. Bir işi daha temiz görmek, daha az hata yapmak ve daha sakin kararlar almak için bazen birkaç dakikalık uzaklaşma yeterli oluyor.
Fakat freelance çalışma düzeninde dikkat edilmesi gereken nokta şu: Mola verildiğinde işten tamamen kopmamak gerek. Bunu ben de hâlâ zaman zaman yaşıyorum diyebilirim. 5 dakikalık kısa bir mola verme isteği, 3-5 saatlik işten kopmalara sebep olabiliyor. Bu sebeple çalışma saatlerinizi net bir biçimde belirlemeniz önemli. Özellikle telefon, sosyal medya ve YouTube gibi şeylerden olabildiğince uzak durmak gerekiyor.
Bir işe başlarken en büyük konforlardan biri, ne yapacağınızı net olarak bilmenizdir.
Müşterinizin ne istediğini, ne istemediğini, önceliğinin ne olduğunu ve ortaya nasıl bir sonuç beklediğini baştan anlayabilmek, projenin yarısına denk geliyor. Çünkü belirsiz başlayan işler sadece yavaş ilerlemekle kalmıyor, aynı zamanda iki tarafı da fazlasıyla yoruyor.
Müşterileriniz bazen ne istediklerini tam olarak anlatamıyor olabilir, bu çok normal. Zaten brief almak biraz da doğru soruları sorma işidir. “Nasıl bir şey istiyorsunuz?” sorusu çoğu zaman yeterli olmaz. Doğru soruları sorabilmek önemli.
Net brief olduğunda revizyon süreci de daha sağlıklı ilerliyor. Bir değişiklik istendiğinde, bunun gerçekten ihtiyaca mı dayandığı yoksa anlık bir kararsızlıktan mı çıktığı daha kolay anlaşılabiliyor.
Tam zamanlı çalışma ile freelance çalışma sürecini de ayrı değerlendirmek gerekir. Tam zamanlı çalışırken, haftanın belirli günlerinde ve günün belirli saatlerinde bir iş yerinde çalışılır. Bunun karşılığında size maaş ödenir. Ve işvereniniz ya da yöneticiniz size yapmanız gerekenleri söyler. Fakat bazen şunu diyebilir: “Bir şeyler yap, görelim.”
Fakat freelance çalışmada böyle bir durumun olması mümkün değildir. İşin, projenin çerçevesi net bir biçimde belirlenmelidir. Çünkü freelance çalışmada aslında ücret, harcanacak çalışma süresi üzerinden belirlenir. Bir proje için fiyat teklifi verirken, o projenin ortalama kaç saat süreceği tahmin edilir ve buna göre bir fiyat sunulur. Bu sebeple, zaman zaman karşılaştığım “bir şeyler yapın önce görelim” cümlesinden önce, ne istendiği belirlenmelidir.
Yukarıda bahsettiğim şekilde, tam zamanlı çalışma sürecinde işveren ya da yönetici tarafından bir şeyler görmek istenebilir, çünkü o iş kabul edilse de edilmese de sabit bir maaş ödemesi yapılır. Freelance çalışmada böyle bir durum mümkün olmadığı için öncelikle projenin detayları belirlenmeli ve çalışma süreci ondan sonra başlamalıdır.
İşinizde profesyonel olmak, bazı kişilerin iddia ettiği gibi sadece isteneni yapan biri olmak demek değildir. Olması gereken, gerektiği yerde fikrini net biçimde söyleyebilmektir. Çünkü müşteriniz her zaman neye ihtiyacı olduğunu tam olarak tarif edemeyebilir. Bazen bir şey ister ama o isteğin sonucu, markasına, hedef kitlesine ya da kullanım amacına çok da uygun olmayabilir. İşte tam o noktada “tamam” deyip geçmek kolaydır, ama “bu böyle daha doğru” diyebilmek asıl profesyonel duruşu gösterir.
Evet, tam zamanlı çalışanlar için bu tavrı göstermek çok kolay değildir, özellikle de ülkemizde. Bu zorluğu, tam zamanlı çalıştığım dönemlerde ben de birçok kez yaşadım. Ama freelance çalışırken bunu yapabilmelisiniz. Her ne kadar müşteriniz sizin patronunuz gibi görünse de sonuçta o da kendi firması ve markası için çalışmaktadır; sizin için asıl olan da müşterinizin firması ve markası olmalıdır.
Elbette bunu söylerken kullandığınız dil çok önemlidir. Burada meselenin müşterinizi düzeltmek ya da onun fikrini küçümsemek olmadığını anlatabilmelisiniz.
Sadece “bence böyle olsun” demek çoğu zaman yeterli olmaz, neden bunun daha doğru olduğunu doğru şekilde anlatabilmelisiniz. Neden böyle olmasının daha doğru olacağını gerekçeleriyle açıklayabilmelisiniz.
Müşterileriniz çoğu zaman internette gördüğü bir örneği kendi işine uyarlamak isteyecektir. Ama her iyi görünen şey, her marka için doğru olmayacaktır. Tasarımcılarda yıllar geçtikten sonra şöyle bir değişim olabiliyor: Müşterilerinin her istediği şeyi yaparak, tartışmasız bir biçimde hızlıca ilerlemek ve işleri teslim etmek. Bu durumda müşteri tarafında çoğu zaman büyük bir memnuniyet oluşuyor ama “içime sinmeyen” bir işi teslim etmek bana hiç doğru gelmiyor.
Sadece işi uygulayan biri değil, “işi düşünen” biri olmak istiyorum her zaman. Tabii bu, her zaman benim fikirlerimin doğru olduğu anlamına gelmez ama bir işi uzun yıllardır profesyonel olarak yapan birinin, tecrübeleriyle birlikte sunduğu fikirlerin daha doğru olma ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekir.
Yarım kalan işler, zihnimizde çalışma masamızın üzerinde duran eşyalardan daha fazla yer kaplar. Masadan kalktığınızda, masanın üzerindeki gereksiz eşyaları orada bırakabilirsiniz ama tamamlanmamış işler sizinle birlikte zihninizde her yere taşınır.
Gün içinde başka bir şeyle ilgilenirken, akşam dinlenmeye çalışırken, hatta ertesi sabah yeni bir güne başlarken bile kendini hatırlatır.
Freelance çalışırken şöyle bir durum var: Çalışma saatleriniz net olarak belli olmadığı için, yorulduğunuzda ya da çalışmak istemediğinizde işe ara veriyorsunuz. Aslında o günü tamamlamıyorsunuz, sadece çalışmaya bir süre ara vermiş oluyorsunuz. Bu da insanın dinlenirken bile tam anlamıyla dinlenememesine neden oluyor. Özellikle birkaç iş birden yarım kaldığında, insan hiçbir şey yapmıyorken bile sanki bir şeyleri eksik bırakıyormuş gibi hissedebiliyor.
Yarım kalan işlerin en zor tarafı aslında şu: Bir iş için tüm kararlar verildiyse ve size sadece zaman ve emek harcayarak çalışıp onu tamamlamak kaldıysa bu çok da problem değil. Fakat iş belirsizliklerle doluysa, netleşmemiş kararlar varsa işin yorucu kısmı burada başlıyor. Çünkü zihin çoğu zaman işi değil, belirsizliği taşımaktan yoruluyor.
Ben bu karışıklıkları çözmek için nerede kaldığımı, hangi aşamalarda olduğumu sürekli not alıyorum. O işe döndüğümde hemen notlarıma bakıyorum. Yani yarım kalan işlerin zihindeki yerini hafifletmenin yolu, her şeyi aynı gün bitirmek değil; her işe bir kapanış cümlesi bırakmak.
Freelance çalışırken görünmeyen baskılardan biri, işi bir an önce teslim etme telaşıdır. Özellikle müşteri bekliyorsa, mesajlar geliyorsa ya da süreç uzamışsa insanın aklında hep aynı düşünce dolaşır: “Şunu artık göndereyim.” Ama zamanla anlıyorsunuz ki asıl mesele işi hızlı teslim etmek değil, doğru teslim etmektir. Doğru teslim etmek de biraz durup işin gerçekten hazır olup olmadığına bakmayı gerektirir.
Erken gönderilen ama eksik kalan bir iş, öncelikle size duyulan güveni ve profesyonel duruşunuzu zedeler. Ve çoğu zaman süreci de kısaltmaz; aksine daha da uzatır. Baştan birkaç saat, belki birkaç gün kazanmış gibi görünürken, sonradan gelen düzeltmeler, açıklamalar ve tekrarlar o zamanı fazlasıyla geri alır.
Bazen en büyük hata, kendi gözümüz alıştığı için eksikleri görememek olur. Saatlerce üzerinde çalıştığınız bir tasarıma baktığınızda artık her şey normal gelmeye başlar. İşte tam bu noktada teslim etmeden önce dosyayı bir süre kapatmak, sonrasında yeniden açıp bakmak, hatta mümkünse işe müşteri gözüyle yaklaşmaya çalışmak birçok detayı ortaya çıkarır. Yazım hatası, hizalama sorunu, anlatım eksikliği ya da kullanıcı deneyimini bozacak küçük pürüzler genelde bu son bakışta fark edilir.
Bir işi doğru teslim etmek denince, sadece tasarımı ya da uygulamayı göndermek akla gelmemelidir. Ne yaptığınızı, neden o şekilde yaptığınızı ve müşterinizin bundan sonra neyi nasıl kullanacağını da anlaşılır bir biçimde sunmanız gerekir.
Çünkü teslim edilen iş ne kadar iyi olursa olsun, eğer karşı taraf neye baktığını anlamıyorsa burada bir sorun var demektir. Özellikle freelance çalışmada sunum biçimi, işin kalitesinin bir parçası hâline gelir. Düzenli dosya yapısı, net açıklamalar, gerekiyorsa kısa yönlendirmeler… Bunların hepsi, “iş bitti” demekten daha güçlü bir etki bırakır.
Freelance çalışırken günün başlayacağını haber veren ne bir mesai zili vardır ne de bir yönetici.
Bu özgürlük aslında çok güzeldir ama disiplinli olmazsanız, plansız geçen bir gün kolayca dağılabilir.
Gün içindeki çalışma sürecinizi doğru planlayamazsanız bazen hiç öncelikli olmayan bir detayın içinde, bazen de YouTube ve Instagram gibi mecralarda kaybolabilirsiniz. Gün sonunda ise çok yorulmuş ama işinizde somut bir sonuca ulaşamamış olursunuz.
Benim için günü planlamanın ilk adımı, “Bugün ne yaparsam günü boşa geçirmemiş olurum?” sorusunu netleştirmektir. Çünkü yapılacaklar listesi uzadıkça odak artmaz, tam tersine azalır. Her iş aynı anda önemliymiş gibi görünmeye başlar. Oysa günün en önemli 2-3 kritik işini belirlemek gerekir. Geri kalan işler elbette yapılır ama öncelik sırası da çok önemlidir.
Freelance çalışma düzenindeki en büyük tuzaklardan biri şu: Saatlerce bilgisayar başında oturmak, gerçekten çok çalıştığınız anlamına gelmez. Bu sebeple sabah uyandığımda ilk 1 saatimi çay-kahve eşliğinde günün planını yaparak geçiriyorum. İşleri öncelik sırasına göre belirliyorum ve o gün mutlaka bitmesi gereken işler varsa onları kesinlikle tamamlamaya çalışıyorum.
Gününüzün ana çerçevesi sabah belli olduğunda, çalışma sürecinde yoğun bir tempoda olsanız bile sakin kalabiliyorsunuz.
Alan adı (domain), markanızın dijital dünyadaki adresidir. Bazen hızlıca karar verilip geçiştirilen bir detay olarak görülebiliyor ama aslında en stratejik kararlardan biridir.
Kısa ve akılda kalıcı olması önemlidir. Alan adınızı telefon görüşmelerinizde veya yüz yüze konuşmalarınızda söylerken harf harf kodlamak zorunda kalmamalısınız. Ayrıca uzun, tireli, karmaşık ve zor telaffuz edilen alan adları güven kaybına sebep olur. İnsanlar yazarken hata yapıyorsa, o domain doğru bir seçim değildir.
Örneğin İstanbul’da bir inşaat firması alan adı seçiyor olsun. Şu domaini tercih ettiklerini düşünelim: “istanbulinsaatfirmasi.com”. Fakat firmanın adı XYZ İnşaat olsun. “İstanbul inşaat firması” aramasında kısa vadede avantaj sağlayabilir. Ancak uzun vadede sürdürülebilir olan şey anahtar kelime değil, markadır. Sırf arama motoru için seçilmiş bir domain, marka değerini büyütmez.
Diğer konu ise uzantı seçimidir. Hâlâ en güvenilir uzantı “.com”dur. Eğer müsaitse öncelik o olmalıdır. Türkiye’de faaliyet gösteren firmalar için “.com.tr” de güçlü bir alternatiftir. Eğer almak istediğiniz alan adının “.com” veya “.com.tr” uzantısı aktif bir şekilde başka bir firma tarafından kullanılıyorsa, özellikle de aynı sektördeyse, marka karışıklığı ve hukuki risk ihtimali mutlaka değerlendirilmelidir.
Örneğin XYZ İnşaat firması “xyzinsaat.com” alan adını almak istiyor ve bu domain müsait. Ancak “xyzinsaat.com.tr” adresinde benzer isimli, aynı veya farklı sektörde bir firma aktif olarak faaliyet gösteriyor olabilir. Ülkemizde birçok sektörde benzer isimli firmalar bulunabiliyor. Bu gibi durumlarda acele karar verilmemeli ve marka çakışma riski iyi analiz edilmelidir.
Eğer firma kurulum aşamasındaysa, öncelikle alan adı uzantılarının ve sosyal medya kullanıcı adlarının uygunluğu araştırılmalı; hatta mümkünse marka ismi buna göre şekillendirilmelidir. Çalıştığım projelerde müşterilerime bu konuda destek veriyor ve karar aşamasında doğru yönlendirmeyi yapıyorum.
Çoğu zaman almak istediğiniz alan adının daha önce başkası tarafından kaydedildiğini görürsünüz. Bu domain aktif olarak kullanılmıyor olabilir ama satışa çıkarılmış olma ihtimali yüksektir. Geçtiğimiz günlerde bir müşterimin istediği alan adının yaklaşık 3.000 dolar civarında bir bedelle satışta olduğunu gördüm. Gerçekten güzel ve markayı tam yansıtan bir isimdi. Eğer marka vizyonunuz o isim üzerine kuruluysa ve uzun vadeli düşünüyorsanız, güçlü bir alan adı için bütçe ayırmak son derece mantıklı bir yatırım olabilir. Domain’e harcanan para boşa gitmiş bir maliyet değildir; doğru tercih edildiğinde marka değerini doğrudan ve olumlu etkiler.
Alan adı sadece bugünkü işinizi değil, yarınki büyümenizi de taşıyabilmelidir. İsme il veya ilçe eklemek (örneğin “kadikoyinsaat.com”) firmayı uzun vadede sınırlayabilir. Eğer ileride farklı şehirlerde faaliyet göstermek gibi bir planınız varsa, lokasyon bazlı domainler büyümenizin önüne geçebilir.
Aynı şekilde sadece ürün odaklı dar isimler de hizmet yelpazeniz genişlediğinde bir sınır oluşturabilir. Alan adı markayı daraltmamalı, her zaman geleceğe açık olmalıdır.
Domaini alıyorsanız; Instagram, LinkedIn, YouTube gibi platformlarda da benzer kullanıcı adlarının müsait olması çok önemlidir. Dijital kimliğiniz tutarlı olmalıdır.
Web sitesi farklı bir isim, sosyal medya farklı bir isim olduğunda marka algısı zedelenir.
Sadece bir harf değiştirerek büyük bir markaya benzeyen alan adı almak da kısa vadede trafik getirebilir gibi görünse de uzun vadede ciddi hukuki riskler oluşturur ve marka güvenini sarsar. Alan adı tamamen özgün olmalı, taklit hissi uyandırmamalıdır.
Alan adı satın almadan önce geçmişi mutlaka kontrol edilmelidir. Daha önce spam amacıyla kullanılmış mı? Google cezası almış mı? Eski içerikleri neymiş? Bu kontroller yapılmadan alınan domainler ileride başınızı ağrıtacak SEO sorunlarına yol açabilir.
Bu konuda profesyonel bir destek isterseniz bana ulaşabilirsiniz: WhatsApp, LinkedIn, Instagram.