Çalışma Masası Günlüğü arşiv sayfasına hoş geldiniz!
Coworking alanları, serbest çalışanların, girişimcilerin veya ofis dışı çalışmak isteyenlerin bir araya gelip aynı ortamı paylaştığı yerlerdir. Ortak kullanım alanları, toplantı odaları ve sunduğu profesyonel atmosfer sayesinde verimli bir çalışma ortamı sağlayabiliyor.
Ben hâlâ uygun fiyatlı coworking firması arayışı içindeyim. Örneğin Eofis’in saatlik 150 TL’lik ücretlendirmesi bana fazla geliyor. İşin ilginç tarafı, seneler önce bu fiyatlar çok daha ulaşılabilirdi. O zamanlar asgari ücret 2000 TL civarındayken, coworking için saatlik ücret 5 TL idi. Üstelik 1000 TL’lik kredi aldığınızda 1000 TL de hediye ediliyordu. Bu sayede saatlik ücret 2,5 TL’ye kadar düşüyor ve 1 aylık asgari ücret ile 800 saat istediğiniz lokasyonda çalışabiliyordunuz.
Bugün ise durum çok farklı. Eofis’te 1000 TL yüklediğinizde sadece 500 TL hediye alabiliyorsunuz. Yani toplamda 1500 TL ile sadece 10 saat çalışmak mümkün. Daha büyük paket alsanız da durum değişmiyor; örneğin 15.000 TL yükleyip üzerine 7.500 TL hediye aldığınızda toplam 22.500 TL’lik çalışma krediniz oluyor, bu da sadece 150 saate denk geliyor. Aradaki fark gerçekten düşündürücü.
Bu sebeple şehir dışında olduğum zaman çalışmam gerekirse, çoğunlukla sessiz bir kafe bulup oturmayı tercih ediyorum.
Meslek hayatımda tecrübe kazandıkça fark ettiğim şeylerden biri şu: Yeni bir projeye başlamadan önce doğru soruları sormak, ilerleyen süreçte işinizi inanılmaz derecede kolaylaştırıyor.
Bu sorular, hem projenin gidişatında hem de tamamlandıktan sonraki süreçte kritik rol oynuyor. Ben de bu yüzden her projeye başlamadan önce detaylı sorular sorarım. Çoğu zaman müşteriye bu sorular fazla ya da gereksiz görünebilir. Hatta bazıları yanıtlamaktan kaçınır. Ama aslında bu soruların amacı tek bir şey: İki tarafın da zamanını boşa harcamamak.
Mesela logo tasarımı düşünelim. Eğer müşterinin kafasında zaten belli bir fikir varsa ve siz bunu baştan öğrenmezseniz, ne kadar farklı tasarım üretirseniz üretin, işin sonunda dönüp dolaşıp onun aklındaki fikre geri gelirsiniz. Bunu yüzlerce kez tecrübe ettim.
Aynı durum web sitesi projeleri için de geçerli. Başta doğru soruları sormak, hem müşterinin beklentisini netleştiriyor hem de projeyi sağlıklı bir şekilde ilerletmenizi sağlıyor.
Elbette bu noktada dikkat edilmesi gereken bir başka konu da soruları abartmamak. Müşteriyi uzun bir anket dolduruyormuş gibi hissettirmek yerine, gerçekten projenin seyrini etkileyecek kritik sorulara odaklanmak gerekiyor. Gereksiz detaylarla süreci uzatmak, karşı tarafın motivasyonunu düşürebilir. Kısa, net ve amaca yönelik sorular hem sizin işinizi kolaylaştırır hem de müşteriye güven verir.
Adobe, Creative Cloud sistemine geçtikten sonra yazılımlarını aylık abonelik modeliyle sunmaya başladı. Kullanıcılar artık tek seferlik ödeme yapmak yerine aylık olarak abonelik ücreti ödüyor.
Fiyatlar ise özellikle Türkiye’de lisanslı kullanımın önünde büyük bir engel. Bu durum, birçok kişi ve kurum için mali açıdan zorlayıcı oluyor. Elbette bu benim lisanssız yazılım kullanacağım anlamına gelmiyor; tüm yazılımlarımı lisanslı olarak kullanıyorum. Ancak maalesef Türkiye’de büyük kurumsal firmaların bile Adobe, Microsoft, Autodesk gibi dev yazılımları lisanssız kullandığına şahit olabiliyoruz.
Adobe’yi bu noktada eleştirmek de kolay değil. Çünkü aslında ABD için fiyatlarda indirim yaptılar. Tüm Uygulamalar paketi bir dönem aylık 70 dolar iken şu anda 42 dolar seviyesinde. Bu, Türkiye’de yaklaşık 1700 TL gibi bir rakama denk geliyor. Kurumsal üyeliklerde fiyat çok daha yüksek; örneğin firmalar için kişi başı Creative Cloud lisans ücreti 1627 TL + KDV.
Öte yandan Adobe uzun yıllar boyunca Türkiye için döviz kurunu daha aşağıda göstererek, ABD’deki fiyatların neredeyse yarısı oranında hizmet sunmuştu. Bu, Türkiye’deki kullanıcılar için önemli bir avantaj sağlıyordu. Ancak unutmamak gerekir ki Adobe de ticari bir şirket ve doğal olarak para kazanmak zorunda.
Sonuç olarak, Adobe yazılımları sektör standardı olmaya devam ediyor ama fiyatlar nedeniyle özellikle Türkiye’de bireysel kullanıcılar ve küçük ölçekli firmalar için erişilebilirliği tartışmalı hale geliyor. Bunun en önemli sebebi ise Türkiye’deki alım gücü farkı.
Çoğu zaman, bilgisayar başına oturduğumuz anda aklımıza onlarca fikir gelmiyor. Birçok projenin başlangıcı, boş bir ekrana ya da boş bir sayfaya bakarak geçiyor. Böyle anlarda kendimi zorlamak yerine, zihnimi tazelemem gerekiyor.
Bazen kısa bir yürüyüş, koşu veya bisiklet sürüşü yapıyorum.
Veya o anki işi bırakıp küçük ve kolay bir görevle ilgileniyorum. Bu, hem dikkatimi dağıtıyor hem de geri döndüğümde daha taze bir bakış açısıyla çalışmamı sağlıyor.
Kimi zaman da tamamen ortam değiştiriyorum. Sahil kasabasında yaşadığım için deniz kenarında oturabileceğim çok fazla yer var. Bazen doğada bazen kafede oturuyorum.
Bazen sadece 1 saat süreceğini düşündüğünüz bir plan, gününüzün tamamını alabilir. Bugün tam da böyle bir şey yaşadım. Bir tanıdığımız, “bir saatliğine görüşelim” dedi. Hadi bilemediniz iki saat… Ama ısrarla bırakmadı. Üstelik bu, bizi ağırlamak ya da iyi vakit geçirmek için değildi; tamamen kendi işini gördürmek, bizi kullanmak amacıylaydı. Sonuç olarak yaklaşık 10 saat sonra eve dönebildiK.
Bu durum benim en nefret ettiğim şeylerden biri iş hayatımda. Çünkü bu tür plansız ve niyeti kötü ısrarlar yüzünden işime odaklanamıyor, teslim tarihlerim aksıyor. Nitekim bu olay yüzünden dün teslim etmem gereken işleri yetiştiremedim; gece yarısına doğru eve vardım ve yorgunluktan direkt uyuyakaldım. Ama bu bana bir tecrübe oldu ve bundan sonra bu tip durumlara karşı daha dikkatli olmam gerektiğini anladım. Demek ki insan, 36 yaşında da hâlâ bir şeyler öğrenebiliyor. 🙂
Son yıllarda VDSL ve fiber altyapı çalışmaları sayesinde internet hızlarında gözle görülür bir gelişme yaşandı, bunu kabul etmek lazım. Yine de hâlâ çözülmeyen ciddi problemler var. Örneğin, yaşadığım ilçede birkaç sokak haricinde uzun süre ADSL kullanmak zorundaydık (16 Mbps’ye kadar). Şimdi ilçenin büyük kısmında VDSL altyapı var (100 Mbps’ye kadar). Ancak bu sefer de “santralde VDSL port yok” uyarısı alınıyor ve “ADSL aboneliği alabilirsiniz” deniliyor.
VDSL’de 100 Mbps download hızına sahip olsanız bile, upload hızları firmadan firmaya değişiyor ve genellikle 8 ile 15 Mbps arasında kalıyor. Ortalama 10 Mbps diyelim; bu, ADSL’deki maksimum 1 Mbps upload hızına kıyasla ciddi bir fark. Ama ADSL’de bu 1 Mbps’yi bile tam göremiyorsunuz; çoğunlukla 0.70 Mbps civarında oluyor. Bu fark, dosya yükleme sürelerinde çok net hissediliyor. Örneğin, 10 MB boyutunda bir dosyayı göndermek VDSL’de yaklaşık 8 saniye sürerken, ADSL’de 2 dakika civarında sürüyor. Boyut 1 GB olduğunda ise bu süre 15 dakika ile 2,5 saat arasında değişiyor.
Fiber altyapınız olsa bile, Türkiye’de birçok sağlayıcı (örneğin TTNET) upload hızını 20 Mbps ile sınırlıyor. Üstelik bu, 1000 Mbps download hızına sahip paketlerde bile geçerli. Sadece TurkNet’in Gigafiber hizmeti sunduğu bölgelerde 1000 Mbps download ve 1000 Mbps upload hızına ulaşabiliyorsunuz; bu hızda genellikle en az 900 Mbps değerleri görmek mümkün. Dosya transferi, video düzenleme veya büyük veri yüklemeleri yapanlar için yüksek upload hızı, lüks değil, ciddi bir ihtiyaç.
Bir projeyi teslim ettiğinde, üzerinde günlerce, bazen haftalarca hatta aylarca çalıştığım o yük bir anda omuzlarımdan kalkar. Günlerdir aklımın bir köşesinde sürekli dönen detaylar, yapılacaklar listeleri ve müşteri iletişimi bir anda son bulur. Ödeme geldiğinde ise tüm yorgunluğun üzerine tatlı bir mutluluk eklenir. Hatta bazen bu, güzel bir yemek ya da küçük bir tatil planı yapma isteğiyle birleşir.
Ancak proje bitince, eğer elinizde devam eden başka bir iş yoksa bu huzurun yerini kısa sürede bir stres dalgası alabilir. Yeni bir proje bulma süreci, teklif hazırlamak, görüşmeler yapmak derken zihniniz bir anda “bir sonraki iş” moduna geçer. Freelance çalışmanın bu döngüsü, hem özgürlük hem de belirsizlik barındırır.
Yine de her proje bitişi, kendi içinde bir kutlama fırsatıdır. Bir süreliğine de olsa tamamlanmış bir işi kutlamak, motivasyonu tazeler. Kısa bir mola vermek, hem zihni hem bedeni dinlendirmek, yeni projelere daha enerjik başlamak için paha biçilemezdir.
Freelance çalışmanın en önemli avantajlarından biri, hangi projelerde yer alacağınızı kendinizin seçebilmesi. Benim için bu, yalnızca iş yoğunluğumu değil, aynı zamanda değerlerimi de korumak anlamına geliyor. Dünya görüşümle uyuşmayan ya da benim prensiplerime ters düşen projeleri, ne kadar cazip bir bütçe teklif edilirse edilsin kabul etmiyorum.
Bazen de reddetme sebebim tamamen teknik ve deneyimle ilgili olabiliyor. Örneğin, bir projede mevcut altyapıdaki verilerin başka bir sisteme aktarılması gerekiyordu. Bu alanda yeterli bilgi ve deneyime sahip olmadığımı bildiğim için işi kabul etmek yerine, müşteriyi bu konuda uzman olan birine yönlendirdim. Böylece hem işin kaliteli bir şekilde yapılmasını sağladım hem de karşı tarafın güvenini zedelemedim.
Sonuçta, her işi kabul etmek kısa vadede kazanç getirebilir, ancak uzun vadede riskler ve memnuniyetsizlikler doğurabilir.
Türk kahvesi ve çay, masabaşında çalışan bizler için vazgeçilmez ikilimiz. Benim günlük kotam genelde sabit: 2 fincan Türk kahvesi, 2 fincan çay. Ne eksik, ne fazla.
Tam zamanlı çalıştığım dönemde ise durum biraz farklıydı. Mutfakta çalışan ve servis yapan ablalarımız, gün boyu sürekli çay ve kahve getirirdi. Bu güzel jestleri için onlara her zaman teşekkür ederim. Ancak ikramlar o kadar sık olurdu ki, bir süre sonra şaka yollu sitem etmeye başlamıştım. Hatta bir gün “Bundan sonra sadece sabah 1 fincan Türk kahvesi içeceğim” dedim. O gün bugündür aylarca neredeyse hiç çay içemedim. 🙂
Tabii yaz sıcağında bu ikilinin yanına soğuk içecekler de ekleniyor. 27 Temmuz Pazar günü yazımda, sıcak havalarda favorim olan soğuk içeceklerden detaylıca bahsetmiştim. Ama hangi mevsim olursa olsun, çay ve Türk kahvesi her zaman çalışma masamın vazgeçilmezleri arasında.
Zaman zaman çalışma masamda yer alan küçük detayları paylaşacağım. Çünkü masa düzenim sabit değil; kullandığım eşyalar, dönem dönem değişebiliyor. Farklı şeyleri denemeyi, masama ufak dokunuşlar katmayı seviyorum.
Tam zamanlı çalıştığım dönemde, monitörümün ayağının üstünde kullandığım dijital saate bir mesai arkadaşım “Bu ne ki, ne gerek var?” diye tepki vermişti. Aslında bu tamamen kişisel bir tercih. Kimileri için gereksiz olabilir, ama benim için hem minimal hem de işlevsel eşyalar masada huzur veriyor.
Bugün paylaştığım ise ahşap bir masa takvimi. Küp şeklinde, üzerinde gün ve ay bilgilerini değiştirebiliyorsunuz. İş verimliliğimi “8 katına” çıkarmıyor elbette 😊 Ama bana günün tarihini somut bir şekilde hatırlatması, estetik duruşu ve masama kattığı sıcaklık benim için yeterli. Çünkü küçük şeylerden mutlu olmayı bilmeyen biri, hayattan da keyif alamaz.
Proje başlangıcında yapılan ön görüşmeler, sürecin sağlıklı ilerlemesi için çok önemli. Bu aşamada, uzun yılların verdiği tecrübeyle doğru soruları sormak ve net cevaplar almak, işin kapsamını ve teslim süresini belirlememde en büyük yardımcı oluyor.
Proje sürecinde ise müşteriden gelecek bilgi ve materyallerin zamanında teslim edilmesi kritik bir rol oynuyor. Tüm bilgiler eksiksiz olarak elimde olduğunda, odaklanmam çok daha kolay oluyor. Eğer elimde yalnızca tek bir proje varsa, tüm günümü ona ayırabiliyor ve yoğun şekilde çalışabiliyorum. Örneğin, geçtiğimiz aylarda bir firmadan aldığım üç web sitesi projesi için yaklaşık 14 gün boyunca gece gündüz çalışmıştım.
Genellikle her proje için günün belirli saatlerini ayırmayı tercih ediyorum. Bu yöntem, hem yoğunluğu dengeliyor hem de farklı projelerin paralel ilerlemesini sağlıyor. Tabii ki, bir projeyi zamanında teslim etmenin verdiği iç huzur, müşteri güveni ve uzun vadeli iş ilişkilerine katkısı tartışılmaz.
Birçok profesyonelin göz ardı ettiği bir konu bu: “Neden kişisel web sitem olsun ki?”
İşletmeler için web sitesi sahibi olmanın gerekliliğini herkes kabul ediyor ama kendi adına bir site açmak, çoğu kişi için gereksiz görünebiliyor.
Oysa iş hayatında her şey “iş” demek değil; ticari ilişkilerin de merkezinde insanlar var. Potansiyel müşterileriniz, birlikte iş yapacağınız partnerler, hatta sizinle ilk defa tanışacak olanlar… Hepsi aslında bir insanın hikayesini, geçmişini, tarzını ve yaklaşımını merak ediyor. Karşılarına sadece kurumsal bir yüz yerine, kendi hikayenizi ve değerlerinizi anlatabildiğiniz bir platform çıkarmak, aradaki güveni ciddi anlamda pekiştiriyor.
Kişisel bir web sitesi, sizinle ilgili tüm temel bilgilere hızlıca ulaşmalarını sağlar. Sadece iş deneyimlerinizi değil, vizyonunuzu, yaklaşımınızı ve kişisel ilgi alanlarınızı da paylaşabilirsiniz. Böylece insanlar sizi daha yakından tanır, ortak noktalar bulur ve iletişim kurmak için daha istekli olurlar.
Ayrıca, bir web sitesi “kendinizi anlatma” özgürlüğü sunar. Sosyal medya profilleri gibi sınırlı ve yüzeysel değil; daha derin, daha kapsamlı ve tamamen size ait bir alan oluşturur. Hangi projelerden gurur duyduğunuzu, hangi konularda yetkin olduğunuzu, hatta belki de hayata bakışınızı paylaşabilirsiniz.
Sonuçta, kişisel web sitesi yalnızca yeni iş fırsatları yaratmak için değil, karşılıklı güven tesis etmek, güçlü bir ilk izlenim bırakmak ve profesyonel kimliğinizi ortaya koymak için de önemli bir adım. Kendinize ait bir adres, dijital dünyada sizi daha görünür, daha ulaşılabilir ve daha “insan” kılar.
Ekip çalışmasının en büyük zorluklarından biri, işin akışının çoğu zaman sadece sizin elinizde olmaması. Size gelen bir görev, çoğu zaman bir başkasından gelecek bilgi ya da onay olmadan tamamlanamıyor. Örneğin; bir kullanma kılavuzu tasarlayacaksınız ama teknik detaylar size ulaşmadıysa, ne kadar istekli olursanız olun eliniz kolunuz bağlı kalıyor. Şirkette o konuda uzman olan kişiye yönlendiriliyorsunuz, ama onun da yoğunluğu ya da öncelikleri size bilgi aktarmasını geciktirebiliyor.
Benzer bir durum web sitesi projelerinde de sıkça yaşanıyor. Müşteriden firma tanıtım yazılarını, ürün açıklamalarını veya güncel görselleri beklerken işler tıkanabiliyor. Aslında teknik anlamda hazır olduğunuz bir iş, çoğunlukla müşteri tarafındaki gecikmeler nedeniyle beklemeye alınıyor. Proje süresi uzuyor, takvimde kaymalar yaşanıyor, bu da hem motivasyonu hem de diğer işlerin akışını etkileyebiliyor.
Bir hizmet satın almak için bir web sitesine girdiğinizde, beklentiniz bu hizmetle ilgili tüm bilgilere kolayca ulaşmak. Hizmeti sunan firma hakkında bilgi sahibi olmak, referanslarını incelemek, fiyatları ve ödeme yöntemlerini görmek istersiniz. Ancak bazen bir linke tıkladığınızda sayfa açılmaz ya da “sayfa bulunamadı” hatası alırsınız. Ödeme ekranına geçmek istersiniz ama sistem çalışmaz. Referanslar bölümü ise ya yüklenmez ya da eksik çıkar.
Bu tür sorunlar, kullanıcıda güven duygusunu ciddi şekilde zedeler ve hizmet alma isteğini tamamen ortadan kaldırır.
Özellikle online ödeme yöntemi sunan web sitelerinin, hatasız ve sorunsuz çalıştığından emin olmak için düzenli olarak kontrol edilmesi şart.
Facebook, Instagram ve Twitter’ın ilk zamanlarını hatırlıyorum; o dönemlerde bu platformlarda hesap açmak, tanıdık tanımadık herkesi eklemek ve sürekli bir şeyler paylaşmak insana inanılmaz bir keyif veriyordu. Sosyal medya o dönemde yeni bir dünyaydı ve herkesi içine çekiyordu.
Bunu, televizyonun ilk yıllarındaki heyecana benzetiyorum. Eski futbol maçlarında futbolcunun sakatlandığı anlarda bile muhabirin gelip soru sorması ve oyuncunun cevap vermesi doğaldı. Bugün ise insanlar mikrofon ve kameradan uzak durmayı tercih ediyor; maç sonu zorunlu röportaj dışında kimse gönüllü olarak konuşmak istemiyor.
Sosyal medya da benim için artık benzer bir noktaya geldi. Farklı platformlarda hesaplarım olsa da, yavaş yavaş hepsini kapatmaya başladım.
Sanırım bir süre sonra sadece LinkedIn hesabımı açık bırakacağım gibi görünüyor.
Masa başında uzun süre oturmak, beden sağlığını ciddi şekilde olumsuz etkileyebiliyor. Evden çalışanlar için spor yapmak, bir ihtiyaçtan öte adeta bir zorunluluk haline geliyor. Gün içinde belli saatlerde bilgisayar başında olsanız bile, evde basit ekipmanlarla küçük egzersizler yapmak mümkün.
Otururken dik durmaya ve belirli aralıklarla ayağa kalkmaya özen göstermek, hem enerjiyi hem de konsantrasyonu artırıyor.
Bel ve boyun ağrılarının önüne geçmek için ise, monitörünüzün veya dizüstü bilgisayarınızın yüksekliğini mutlaka doğru ayarlamalısınız. Gözlemim şu ki, tanıdığım 100 kişiden 99’u buna pek dikkat etmiyor. Monitör için yükseltici kullanmak ya da birkaç kitapla ekran seviyesini artırmak pratik bir çözüm olabilir. Dizüstü bilgisayar kullananlar için de özel yükselticiler büyük konfor sağlıyor. Ne yazık ki çoğu kişi, her gün saatlerce sağlıksız pozisyonda çalışmaya devam ediyor.
Evden çalışanların belki de en büyük sorunu, aile ve arkadaşlarla sınır koymak. Yalnız mı yaşıyorsunuz, ailenizle mi, evli misiniz? Fark etmez; evde olduğunuz sürece, bir anda telefonunuz çalabilir, aniden bir yere çağrılabilirsiniz. Odanıza çat kapı girilip sizden bir şey yapmanız istenebilir ya da kapınız çalıp davetsiz misafirleriniz gelebilir.
Tam da işlerin yetişmesi gereken kritik bir anda “şu an çalışıyorum” diyebilmek gerçekten zor.
Asıl mesele ise, sadece bunu söylemek değil; karşınızdakine gerçekten “çalıştığınızı” kabul ettirebilmek.
Bu durum çoğu zaman karşı tarafta kırgınlıklara yol açabiliyor. Örneğin, yıllık izne çıkan bir kuzeniniz “ben geliyorum” diyerek şehir dışından bir hafta size misafir olmak isteyebiliyor. Peki elinizde teslim etmeniz gereken işler, bitmesi gereken projeler varsa?
Bekar yaşarken bu tür durumları yönetmek daha zordu, ancak evlendikten sonra mecburen bazı sınırlar koymak gerekti. Sonuçta ödenmesi gereken kira, faturalar ve yaşam giderleri var; dolayısıyla çalışmak, bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.