Çalışma Masası Günlüğü arşiv sayfasına hoş geldiniz!
Bir kartviziti elime aldığımda gözüm ister istemez e-posta adresine ve web site adresine gidiyor. Yazan web site adresini de ziyaret edip inceliyorum. Fakat bazen, web site adresi yazılmasına rağmen girmeye çalışıldığında hata alıyorum. Acaba daha önce bir web sitesi var mıydı, kapandı mı diye öğrenmek için bu siteden web sitesinin geçmişine bakıyorum.
Eğer kartvizitte web site adresi yazıyor ama e-posta adresi Gmail, Hotmail vb. uzantılar ile bitiyorsa, bu çoğunlukla web sitesinin aktif olmadığı anlamına geliyor. Bazen de alan adı sadece e-posta kullanabilmek için kaydedilebiliyor; o durumda web site adresi bazen kartvizite yazılabiliyor, bazen yazılmayabiliyor.
Dün aldığım bir kartvizitte bu durumu yaşadım; Türkiye’nin önemli profesörlerinden birisine ait bir kartvizitti. E-posta adresi @gmail.com ile bitiyordu ama altında da web site adresi vardı.
Alan adını (domain) kontrol ettiğimde şu anda kayıtlı olmadığını gördüm.
Ayrıca internet geçmişinden web sitesinin hiçbir zaman aktif olmadığını gördüm.
Daha tuhafı, alan adının geçmişte de hiç kaydedilmediğini gördüm.
Bu sene kuraklık haberleri ile sıklıkla karşılaşıyoruz. Aylardır yağmur ve son zamanlarda özellikle kar yağışı bekliyoruz. Bazı şehirlerden; barajların, göllerin tamamen kuruduğu, şehirlere su verilemediği haberleri görüyoruz.
Kar yağışını manzara görmek, kar fotoğrafları çekmek, kar topu oynamak gibi şeyler için isterdik ama bu sene durum çok daha farklı.
Yüksek rakımlı yerlerde kar görmeye başladık.
3 sene önce sahilimizden bir kar fotoğrafı bırakayım. Bu sene böyle olur mu acaba? ☺️
Yaptığımız işte internetin önemi büyük. Zaman zaman tasarım uygulamalarını kullandığımda internete çok fazla ihtiyacım olmasa da, web sitesi çalışmalarımda olmazsa olmaz. Çalışma sürecimde internet üzerinden araştırmalar da yapmam gerekiyor. Bazen durduk yere internet kesintileri yaşanır. Kimi internete bağlanmak istediğimiz cihazımızla, kimi modemle, kimi bağlı olduğumuz santral ile, kimi de bölgenin geneli ile alakalıdır.
Böyle anlarda hemen mobil internetimi kullanarak bilgisayarıma bağlarım ve çalışmama devam etmeye çalışırım.
Birkaç ay önce burada paylaşmıştım; bazen saatlerce, bazen günlerce gelmeyen internet sorunu vardı. E-Devlet üzerinden abonelik iptal başvurusu yapıp, bir saat içerisinde hizmet aldığım firma tarafından aranıp, üstüne kampanya tanımlanıp hediye edildiğinden bu yana internet kesintisi yaşamıyorum. Sadece bazen anlık gidip gelmeler oluyor.
Yaşadığım yere önce TTNET fiber hattı döşendi, şimdi de Superonline döşeniyor. Henüz ikisi de aktif edilmedi ama çok güzel bir gelişme.
Tam zamanlı olarak bir yerde çalıştığınızda mesai saatleriniz, tatil günleriniz ve bunun karşılığında alacağınız ücret bellidir. Fakat freelance çalıştığınız zaman çalışma saatleriniz de, ay sonunda ne kadar para kazanacağınız da belirsizdir.
Çalışma saatleriniz elinizdeki projelere, işlere ve üzerinde çalıştığınız projeye olduğu kadar, müşterinize de bağlıdır.
Mesela elinizde 1 saatte yapabileceğiniz çok basit bir iş olsun. Müşteriniz bazen yapılanı öylesine beğenmez ki, 10 gün boyunca her gün birkaç saat onun üzerinde çalışmak zorunda kalabilirsiniz. Bu durumu tam zamanlı çalışırken de patronunuzdan veya yöneticinizden görebilirsiniz tabi ki ama sonuçta mesai saatinizi doldurur ve evinize gidersiniz, sonraki gün devam edersiniz.
Şu durum da var; ben bir işi beğendirmeden bırakmam. Gerekirse günde 10 saatimi harcarım ve o iş mutlaka beğendiririm.
Elbette elinizdeki proje sayısına da bağlıdır bu durum. Mesela şu anda elimde 3 web sitesi ve 2 logo tasarımı projesi var diyelim; bunları gün içinde belli saatlere bölmem gerekiyor. Fakat çalışma başladıktan sonra müşterinizden geri bildirim almanız gereken durumlar oluyor ve onun geri dönüşü de anlık olmayabiliyor. Öyle bir çalışma düzeniniz olmalı ki, bütün işler üst üste binerek bir gün sonra tamamlanmak zorunda kalmamalı.
Bir saat vermem gerekirse, günde 10 saatin üzerinde bir süre bilgisayar başında olduğum ve çalıştığım söylenebilir. Bazı günler 3-4 saat olabiliyor, bazı günler 15 saat de olabiliyor.
Zamanı iyi yönetmek çok önemli.
Geçen gün “GECE ÇALIŞMAK MI, GÜNDÜZ ÇALIŞMAK MI?” konulu bir paylaşım yapmışken, bugün gece mesaimden bir fotoğraf paylaşmak istiyorum.
Üzerinde birkaç saat çalışmam gereken bir proje var. Çok geç saatlere kadar çalışmayacağım; sabah erken saatlerde uyanıp çalışmaya devam edeceğim.
Sonrasında ise belki 2-3 saatlik bir bisiklet turu yaparım. 😊
Çalışma Masası Günlüğü fikri nereden çıktı, ne gerek vardı?
Açıkçası, bir şeyler paylaşmak ve yazmak fikri Çalışma Masası Günlüğü‘nü ortaya çıkardı. Çalışma ortamlarımdan fotoğraflar, çalışma düzenim ve çalışma hayatım ile ilgili yazmak istediklerim bu sitenin doğmasını sağladı. Bunları kişisel web sitem üzerinden de paylaşabilirdim ama farklı bir isim bulmak, farklı bir platform olsun istedim.
Daha farklı fikirlerim de vardı; paylaşılacak o kadar çok şey var ki… Web Tasarım Günlüğü ve Tasarım Eleştiri de böylelikle ortaya çıktı. Peki, neden bütün içeriği tek bir web sitede toplamadım? Paylaşacağım çok fazla şey olduğu ve özellikle bu 3 konuda paylaşım yapacağım için içerikleri 3 siteye bölmek istedim.
Aralık ayına kadar 2-3 günde bir paylaşım yapıyordum ama bu ay her gün paylaşım yapmaya çalıştım. Önümüzdeki aylarda da, iş yoğunluğum müsaade ettiği sürece günlük paylaşımlar yapmaya çalışacağım. Beni takipte kalın.
Bu soruya hiç düşünmeden cevap verecek olsak, elbette gündüz çalışmak deriz; akla mantığa uygun olan budur.
Fakat konsantrasyon gerektiren işler için durum biraz değişiyor. Özellikle bilgisayar başında çalışanlar, bir de üstüne freelance çalışıyorlarsa durum çok daha farklı bir hal alıyor.
Kendi adıma konuşacak olursam, bazen gündüz saatlerinde konsantre olarak çalışabileceğim bir saati bile bulmakta zorlanıyorum. Gece ise her yer sessiz, herkes uykuda oluyor. Hele o 4-5 saatlik süre içerisinde, gündüz 10 saat, belki 15 saat çalışsam yapamayacağım, bitiremeyeceğim işlerimi bitirebiliyorum.
Evet, bu düzen sağlıksız ama ayda birkaç kez bunu yapmaya mecbur kalıyorum. Bazı durumlarda da, özellikle Amerika ve Kanada için çalıştığımda, saatlerimi biraz daha gece saatlerine doğru çekmek durumunda kalıyorum.
Spor, herkesin hayatında olması gereken bir şey. Hepimiz vücut sağlığımız ve iş hayatımız gibi etkenlere bağlı olarak spora vakit ayırabilmeliyiz ama bazen insanların birçoğu için haftada 1-2 saat bile ayırabilmek bu döngüde çok zor, hatta imkansız olabiliyor; malum hayat şartları. Ben yine de ayda toplam 1000 km civarında bisiklet sürmeye çalışıyorum. Ancak malum kış ayları, son günlerde havalar bayağı soğudu; bu yüzden ayda 1000 km ortalamamı tutturmam biraz zor olacak.
Özellikle tamamladığım projeler sonrası büyük bir heyecanla bisiklet turuna çıkıyorum. Yaşadığım sahil kasabasında yaklaşık 15 km uzunluğunda kesintisiz sahil yolumuz var ve bunun yaklaşık 10 km’sinde de bisiklet yolu bulunuyor. Aslında bisiklet turlarımın çoğunu bu güzergahta yapıyorum. Sahil yolunda gidiş geliş 30 km’lik bir güzergahım oluyor; bazen 1 tur yeterli oluyor, bazen 2 tur. Hem fiziksel olarak hem de mental olarak günlük spor ihtiyacımı fazlasıyla karşılıyorum. Elbette köylerimiz, köy yollarımız da var. Köy yollarına çıktığınızda km sınırınız da yok; ne kadar gitmek isterseniz, nereye gitmek isterseniz karar size bağlı.
Sahil yolumuz çok eğlenceli. Deniz kenarı olması biraz rüzgara sebep oluyor ama önlem aldığınızda sağlık sorunu yaşamıyorsunuz. Sahil boyunca bisiklet süren onlarca amcamız da var; birçoğuyla tanıştık artık, selamlaşıyoruz.
Sahil boyunca sokak hayvanları da bolca var; kediler, köpekler… Hepsiyle tanışıklığımız bayağı samimi bir hal aldı. Hatta kedilerden bir tanesi, susadığı zaman sahildeki çeşmenin başında bekleyerek suyu açtırıyor ve çeşmeden su içiyor.
Hep aynı yol ama hep eğlenceli; günün tüm stresini böylelikle atabiliyorum.
Web sitesi sahibi olmak için illa onlarca kişinin çalıştığı kurumsal bir firma mı olmak gerekiyor? Yoksa tek başına çalışan bir emekçinin de web sitesine ihtiyacı var mı?
Günümüzde özellikle Instagram, neredeyse herkesin bir hesabının olduğu devasa bir platform. İnternette halihazırda bir iz bıraktığı ve herkesin elinin altında olduğu için, çoğu zaman internetin ta kendisiymiş gibi algılanabiliyor. Bu sebeple küçük işletmeler, daha doğrusu yerel esnaf, genellikle kişisel bir web sitesine ihtiyaç duymadığını düşünüyor.
Bu noktada aslında onları anlayabiliyorum. İşlek bir caddede dükkanı olan bir esnaf düşünelim. Kapısının önünden her gün binlerce, belki on binlerce insan geçiyor. Önünden geçen her insanı, web sitesinin linkini gören bir kullanıcı gibi düşünebiliriz. Kafasını çevirip dükkana bir saniye bile olsa bakanlar web sitesini ziyaret edenler; içeri girip oturanlar ise sipariş veren kişiler olarak adlandırılabilir.
Tabi burada atlanan önemli bir nokta var: O caddede yürüyen insanlar, sırf sizin işletmeniz orada diye o caddede değiller; siz onların yolu üzerindesiniz. Eğer “web sitesine ihtiyaç yok” düşüncesi sadece işlek bir caddede olmakla savunuluyorsa, o mantıkla o işletmenin bir Instagram sayfasına da ihtiyacı olmaması gerekirdi.
Unutmamak gerekir ki Instagram veya diğer sosyal medya platformları; kurallarını başkalarının koyduğu, algoritmaların sürekli değiştiği ve hesabınızın bir anda kapatılabileceği “kiralık” alanlardır. Web sitesi ise tapusu tamamen size ait olan, kuralları sizin belirlediğiniz dijital dükkanınızdır.
Örneğin bir restoran işlettiğinizi varsayalım. O ilçeyi veya ili ziyaret eden turistler ya da karnı acıkan yerel halk, Google’a hemen “X ilçesinde ne yenir?” veya “X ilçesi en iyi lahmacun” gibi aramalar yapar. Sosyal medya profilleri bu spesifik aramalarda her zaman sonuç vermeyebilir. Ancak doğru bir SEO (Arama Motoru Optimizasyonu) çalışması yapılmış web siteniz varsa; potansiyel müşteriniz tam da o yemeği aradığı anda, Google sonuçlarında sizin restoranınızı ve menünüzü görerek dükkanınıza gelir.
Almanya’da faaliyet gösteren bir işletme için hazırladığım logo tasarımı çalışmasını tamamladım; tasarım onaylandı ve teslim edildi. Bu proje, zaman zaman birlikte çeşitli çalışmalara imza attığımız bir reklam ajansı tarafından bana yönlendirilen bir işti.
Yaklaşık 3 gün süren bir çalışma oldu. Müşteri ile iletişim tamamen ajans tarafından sağlandı; gerekli bilgiler önce müşteriden ajansa, oradan da bana iletildi. Müşteri firma ne istediğini çok iyi bildiği için süreç hızlı ilerledi. Kendilerine 4 farklı logo tasarımı sundum. Seçilen tasarım üzerinde sadece birkaç ufak düzenleme yapılarak logo son haline getirildi.
Biliyorsunuz; web sitesi çalışmalarımı paylaşırken firma isimlerini ve logolarını genellikle gizliyorum. Bunun birincil sebebi, geçmiş yıllarda edindiğim tecrübeler. Maalesef bu durumun, art niyetli kişiler tarafından çokça kez kötüye kullanıldığına şahit oldum. Logo tasarımı tarafında ise, çalışmalarımın büyük çoğunluğunu (özellikle güncel olanları) paylaşmamayı daha uygun buluyorum.
Çalıştığım firmaların, yani referanslarımın sadece bir kısmını web sitemde yayınlıyorum. Ancak proje görüşmesi yaptığım potansiyel müşterilerime, web sitelerimde herkese açık olarak gizlediğim bazı çalışmalarımı elbette sunuyorum. Zaten herkese açık paylaşım yapabilmek için aslında müşterilerden izin almamız da gerekiyor.
Bu logo tasarımı özelinde konuşmak gerekirse; bir reklam ajansı adına yaptığım bir çalışma olduğu için, projeyi zaten kendi adıma paylaşmam doğru olmaz.
Toplantı, iş hayatının olmazsa olmazlarından biridir. Sözlük anlamı olarak “birden çok kimsenin belirli amaçlarla bir araya gelmesi” diye tanımlansa da; akla gelen ilk imge, büyük bir masanın etrafında ondan fazla kişinin oturup iş konuşmasıdır. Ancak durum sadece bundan ibaret değildir; sözlükte “toplanma, bir araya gelme” anlamı da vardır. Yani iki kişinin oturup iş hakkında konuşması da bir toplantı sayılabilir.
Fakat ben, ilk bahsettiğimden, en çok bilinen halinden; yani ondan fazla kişi olmasa bile, en azından birkaç kişinin bir masa etrafında toplanıp iş hakkında konuştuğu o klasik toplantı formatından bahsetmek istiyorum.
Tam zamanlı çalıştığım dönemlerde toplantıları hiç sevmedim. Hâlâ da çok sevdiğim söylenemez. Günümüzde sadece bazı toplantılara, o da online olarak katılım sağlıyorum. Çünkü toplantı dediğimiz şey; oturulup bir proje veya belirlenen bir konu hakkında konuşulması, fikirlerin ortaya dökülmesi ve kararlar verilmesi gereken bir toplanma halidir.
Maalesef özellikle fiziksel olarak katıldığım toplantılarda saatlerimin boşa gittiğine çokça kez tanık oldum. Harcanan zamanın en az %90’ının heba edildiğini gördüm. Halbuki toplantıya girmeden önce konular zaten bellidir. Toplantı öncesinde bu konular hakkında düşünülmeli, araştırma yapılmalı ve toplantı esnasında sunulmalıdır. Ardından başkaları tarafından yorumlanır ve bir karara bağlanır.
Kısa bir örnek vereyim: Tam zamanlı çalıştığım dönemde, neredeyse günün tamamını kapsayan, 8-9 saatlik bir toplantı sonrasında kendime “Bu toplantıda ne konuşuldu?” diye sormuştum. Kafamda sadece bir boşluk hissi ve hiçlik vardı. Kendime verdiğim cevap ise “hiçbir şey” olmuştu. Günümüzde toplantıların maalesef çoğu zaman sadece mesai doldurmak için kullanıldığına şahit oluyorum.
Mesela şu anda görüştüğüm bir reklam ajansı var; proje bazlı çalışabiliriz. Kendilerine kesinlikle hiçbir toplantıya katılmayacağımı baştan belirttim. Onlara bir form göndereceğimi; yapılacak web sitesi ile ilgili müşterinin neler istediğini ve yapılacakları o formu doldurarak bana iletmelerini, böylece saatlerce zaman kazanacağımızı söyledim. Elimde günlerce çalışacağım bir iş varken, çay-kahve ve kurabiye eşliğinde zaman harcamak bana pek mantıklı gelmiyor.
Tabii eğer sözlük anlamında olduğu gibi; oturulsa, gerçekten iş hakkında konuşulup kararlar alınsa ve sadece gerektiği kadar zaman harcansa, seve seve her toplantıya girmek isterim.
Bugün, günlük paylaşımlar yapmaya çalıştığım web sitelerimden kısaca bahsetmek istiyorum.
Çalışma Masası Günlüğü’mde, yani şu an bulunduğunuz bu web sitesinde iş hayatım ile ilgili paylaşımlar yapıyorum. Bazen çalışma masamdan ve çalışma ortamlarımdan fotoğraflar, bazen üzerinde çalıştığım projeler ile ilgili bilgiler, bazen de şahsi düşüncelerimi yazıp paylaşıyorum.
Web Tasarım Günlüğü web sitemde ise bizzat üzerinde çalıştığım web sitesi projelerinden ekran görüntüleri paylaşıyor ve bu projeler hakkında detaylı bilgiler veriyorum.
Tasarım Eleştiri web sitemde ise durum biraz daha farklı. Orada, web sitelerinde gördüğüm hataları ve eksiklikleri paylaşıyor; bunları yapıcı bir dille eleştirmeye çalışıyorum.
Çalışma Masası Günlüğü’mde bugün, son zamanlarda giderek daha sık karşıma çıkan ve sektör adına beni endişelendiren çok önemli bir konudan bahsetmek istiyorum. Her geçen gün artan bir mağduriyet söz konusu. Yılda birkaç kez, farklı işletme sahiplerinden benzer mesajlar/e-postalar/telefonlar alıyorum. Ortak şikayetleri hep aynı: “Web sitemizi yapan kişiye veya ajansa ulaşamıyoruz.” Daha da kötüsü, kimisi yıllık destek, bakım, güncelleme ve yedekleme gibi hizmetler için düzenli ödeme yaptıkları halde, web siteleriyle asla ilgilenilmediğini, telefonlarına/mesajlarına cevap verilmediğini üzülerek anlatıyor.
Tabii bu durumu sadece müşteri gözüyle değil, bir web tasarımcı ve geliştirici açısından da ele almak lazım. Bazen bizler de benzer iletişim kazaları yaşayabiliyoruz. Bizim “yıllık destek” dediğimiz kavram; sitenin sürekli kontrol edilmesi, herhangi bir teknik aksaklıkta anında müdahale edilmesi, tüm sayfaların, butonların ve formların çalışır durumda tutulması, yedekleme ve güvenlik güncellemelerini kapsar. Ancak bazen müşteriler, yıllık destek paketi adı altında web sitesinin sıfırdan tasarlanmasına eşdeğer köklü değişiklikler talep edebiliyorlar.
Ama ne yazık ki çoğu zaman karşılaştığımız tablo bundan çok farklı. İşletme sahipleri genellikle Instagram gibi platformlar veya tanıdık vasıtasıyla bir web tasarımcıyla anlaşıp ödemeyi yapıyor. Konuya teknik olarak hakim olmadıkları için, karşılarındaki kişinin “uzmanlığına” güvenerek, ortaya konan işi sorgusuz sualsiz kabul ediyorlar. Bazen teslim edilen o ilk iş bile, özenle yapılmış bir sitenin 10 yıl bakımsız kalmış halinden daha kötü durumda olabiliyor; fakat müşteri bunu “güzel ve doğru” iş zannediyor.
Sorunlar ise balayı dönemi bitince başlıyor. Bir süre sonra sitedeki iletişim formları çalışmamaya, harita entegrasyonları hata vermeye, API bağlantıları kopmaya başlıyor. Web sitesinin bakımı düzenli yapılmadığı için sayfaların açılış hızı 5-10 saniyeleri buluyor. İşletme sahibi bu teknik sorunlar için destek talep ettiğinde ise çağrıları yanıtsız kalıyor ve iş bambaşka bir çıkmaza giriyor.
Bu hikayelerin en trajikomik yanı ise web sitelerin en alt kısmında gizli. Genellikle “o web sitesini yapan kişi veya ajansın” ismi ve linki footer bölümünde yer alır. Günümüzde bu sorunlu sitelerin altındaki imzalara tıkladığımda çoğunlukla “Sayfa Bulunamadı”, “Web Sitesine Ulaşılamıyor” veya “Bağlantı Hatası” gibi uyarılarla karşılaşıyorum. Kendi web sitesini bile yayında tutamayan bu “profesyoneller (!)”, müşterilerini yarı yolda bırakıp acaba nereye kayboluyorlar?
LinkedIn, her sektörden profesyonellerle iletişim kurabildiğim ve bana çok fazla iş imkanı sağlayan değerli bir platform. Bu yüzden zaman zaman LinkedIn hakkında görüşlerimi ve deneyimlerimi paylaşıyorum. Bildiğiniz gibi LinkedIn de diğer tüm sosyal medya platformları gibi etkileşimden besleniyor. Bu etkileşimi artırmanın yolu ise çoğu zaman kaostan ve polemikten geçiyor. Fakat ben bu yola hiçbir zaman girmeden, sadece mesleğimle ilgili içerikler paylaşmaya devam ediyorum.
Ayrıca Çalışma Masası Günlüğü, Web Tasarım Günlüğü ve Tasarım Eleştiri web sitelerimin LinkedIn üzerinde de sayfaları mevcut. Web sitelerimde yayınladığım içerikleri bu sayfalar üzerinden de paylaşıyorum.
Tasarımcılar ve yazılımcılar, genellikle diğer platformlarda olduğu gibi LinkedIn’de de tanıdıkları veya tanımadıkları meslektaşlarını ekleyerek ağlarını büyütme eğilimindeler. Birbirlerinin paylaşımlarına beğeni ve yorum bırakarak etkileşimi artırıyorlar. Ancak ben bu durumun bize ticari bir faydası olmadığını düşünüyorum. Bu sebeple asla bu tarz bir etkileşim peşinde olmadım.
Gönderilerim sonrasında özel mesaj kutuma çok fazla mesaj geliyor; WhatsApp veya e-posta yoluyla doğrudan iletişim talepleri alıyorum. Benimle iletişime geçen kişiler, tam da hedeflediğim kitle olan “işletme sahipleri ve yöneticileri.” Zaten LinkedIn’de bulunma amacım da onlara ulaşmak. Bu profildeki insanlar genellikle çok fazla görünür olma taraftarı olmadıkları için herkese açık beğeni veya yorum yapmayı tercih etmiyorlar.
İstesem ağımı binlerce meslektaşımla doldurabilirim. Ben onların gönderilerine “harika, süper” yazayım, onlar da benimkilere “süper, çok güzel” desin… Ama ben bu etkileşimin peşinde değilim.
Şu anda Magic Mouse’un siyah renkli Multi-Touch modelini kullanıyorum. Daha önce beyaz renkli ve kalem pille çalışan eski modelini de deneyimlemiştim. O model pillerden dolayı oldukça ağırdı ve bu da kullanımını zorlaştırıyordu. Fakat kullandığım bu yeni model, şarj edilebilir olduğu için ekstradan pil ağırlığı barındırmıyor; yani oldukça hafif.
Benim için en vazgeçilmez özelliği, sayfalarda aşağı yukarı gezinirken sunduğu o eşsiz pürüzsüzlük hissi. Piyasada tekerlekli bazı mouse modelleri de bu deneyimi sunduğunu iddia etse de, denediğim en pahalı modellerde bile o akıcılığı asla yakalayamadım. Microsoft Arc Mouse’u henüz denemedim ama merak ediyorum. Gerçi şekli bana çok da hitap etmiyor.
Bir de mesela macOS tarafında, standart mouse tekerleklerinin oluşturduğu o kesikliği giderdiğini ve pürüzsüzlük sağladığını iddia eden “Mos” isimli uygulamayı test ettim; ancak ondan da beklediğim sonucu alamadım.
Ekstra olarak tasarım uygulamalarını kullanırken, Magic Mouse ile sağa ve sola kaydırma yapabilmek çok büyük artı.
Kanada’da faaliyet gösteren bir firma için “Logo Tasarımı” ve “Web Site Tasarımı & Geliştirme” projesini tamamladım.
Web Tasarım Günlüğü‘mde çalışma sürecimle ilgili paylaşımlar yapmıştım.
Proje başlangıcında firmadan bazı bilgiler talep ettim. Bir kısmını paylaşıyorum:
Bir projeye başlamadan önce bu ve benzeri bilgileri edinmek, projenin doğru şekilde ilerlemesine büyük katkı sağlayacaktır.
Bu konuyla alakalı 13 Aralık Cumartesi günü de bir paylaşım yapmıştım.
İstanbul Adalar’da çektiğim bir fotoğraf. Ne kadar güzel düşünülmüş, değil mi? Bir de gidon kısmına, laptopunuzu rahatça konumlandırabileceğiniz, masa işlevi gören düz bir zemin monte edildiğini hayal edin.
O gün nerede çalışmak istiyorsunuz? Atlayın ve oraya gidin. Laptopunuzu o düzlüğe yerleştirip açın ve dilediğiniz kadar çalışın. Orada sıkıldınız mı? Hemen başka bir yere geçin.
Tabii ki bu araç bu amaçla değil, belki mecburiyetten yapılmış bir şey ama özellikle masa başında çalışanlar için harika olabilecek bir fikir. 😊
Tasarımcılar ve yazılımcılar kalplerinden geçeni itiraf etseler, tamamına yakınının ilk seçeneği tercih edeceğine eminim.
Gecenin sessizliği ve huzuru, bu iş için olmazsa olmazdır. Ama olayı sağlık, aile düzeni ve iş hayatı gibi açılardan ele alınca, tabii ki ikinci seçeneği seçmeniz gerekiyor. Bunu, “aklınızı kullanmak” olarak da açıklayabiliriz.
Gece vakti çalışırken telefonlarınız çalmaz, evinizin zili çalmaz. Odanıza sürekli girilip çıkılmaz. Her yer sessizdir, dışarıdan sesler gelmez. Yani sizi bölebilecek çok az şey vardır; belki de hiç yoktur. Gündüz ise durum bunun tam tersidir.
Kendimi gündüz erken saatlerde uyanıp çalışmaya zorlasam da, zaman zaman bazı projelerde gece yarısı çalışma saatlerine dönmek zorunda kalıyorum. Bazı projeleri tamamlarken gecenin o sessizliğine mecburi bir ihtiyaç duyuyorum.
Yurt dışına çalıştığım projelerde ise çalışma saatlerimi mecburen, çalıştığım ülkenin saatlerine göre ayarlamak zorunda kalıyorum.
Açıkçası tasarımcıların en büyük korkulu rüyası bu olabilir. Bu durumu geçmişte çok fazla projede yaşadım, hala da yaşadığım zamanlar oluyor. Bir projeye başlamadan önce müşterinizin isteklerini anlayabilmek, hatta doğru anlayabilmek, projede harcayacağınız emekten bile daha değerli olabilir.
Özellikle Türkiye’deki projelerimde bunu daha fazla yaşıyorum. Bu yüzden müşterilerime ısrarla bazı sorular iletiyorum. Mutlaka bazı noktaları netleştirmek ve cevap alma gerekliliği duyuyorum. Çünkü böyle yapmazsam, müşterimin ne istediğini bilmeyerek “karanlıkta hedefi vurmaya çalışacağımı” biliyorum.
ABD, Kanada ve Avrupa ülkelerinde çalıştığım projelerde bu anlamda hiç sıkıntı yaşamadığımı söyleyebilirim. İstenen şeyler açıkça belirtiliyor. Mesela bir web sitesi projemden örnek vereyim: Müşterim tarafından web site içeriği ile ilgili tüm yazılar ve görseller tarafıma iletildi ve istenen stil örnek olarak gösterildi. Koyu bir arka plan, beyaz yazılar, “Müşteri Değerlendirmeleri” bölümünde arka planda siyah beyaz bir otel restoranı görseli olsun ama sayfada aşağı inerken görsel sabit kalsın ve üzerinde değerlendirmeler kaysın… Bu şekilde net bilgiler.
Şimdi ben müşterimin aklında bunun olduğunu bilmesem, onlarca farklı tasarım yaparak aklındakini bulmaya çalışacağım. Bu gibi durumlar iki taraf için de yorucu.
Bu sebeple karşılıklı doğru iletişim iki taraf için de çok önemli.
17 yılı aşkın meslek hayatımda bu cümleyi üç kez duyduğumu hatırlıyorum. Bunlardan biri logo tasarımı, diğer ikisi ise web sitesi tasarımı üzerineydi.
Peki, neden bu kadar acil bir istek geliyor?
Logo tasarımıyla ilgili olanın hikayesi kısaca şuydu: Ortada bir fikir, bir proje var. Bir sunum dosyası hazırlanmış ve sabah erkenden bir iş ortağı veya yatırımcı ile toplantı ayarlanmış. Dosyanın kapağında mutlaka bir logo olsun isteniyor. Evet, teknik olarak 5 dakikada da bir logo yapılabilir. Bana göre bu “5 dakika + 17 sene” demektir. Ancak bu süre zarfında projenin veya firmanın hikayesini doğru yansıtamam. Ortaya çıkan iş vektörel bir tasarım olabilir, bakıldığında “güzel bir logo” da denilebilir ama nihayetinde hızlıca oluşturulmuş bir taslak olmaktan öteye gidemez.
Diğer iki proje ise web sitesi üzerineydi.
Peki, bir firmanın neden o gece aniden bir web sitesine ihtiyacı doğar? Çünkü sabah büyük bir müşteriyle toplantıları vardır. Ciddi bir iş bağlanabilir, bu da büyük kazanç demektir. Ancak kurumsal görünmek şarttır. Bir firmanın web sitesinin olmaması, doğrudan “merdiven altı bir işletme” imajı çizecektir. Bu yadsınamaz bir gerçek.
Peki, sabaha kadar bu işler biter mi? Logo tasarımı veya web sitesi? Web sitesi çok daha uzun bir süreçtir ve bu sebeple bir gecede bitmesi imkansıza yakındır. Fakat bu projelerden birinde; evet, web sitesini 10 saat içinde hiç uyumadan, gözümü dahi kırpmadan tamamladım. Talep ettiğim ücret de normalden çok daha fazla oldu. Bunu, firma zor durumda diye durumdan faydalanmak için yapmadım; kendi uyku saatimden feragat ettiğim, işin aciliyetinin getirdiği stresi yüklediğim ve ekstra efor sarf ettiğim için bu fiyat teklifini sundum.
Aslında bu firmaların, o kritik toplantıdan çok daha önce bu vizyonu benimsemeleri ve bu düşünceyi faaliyete geçirmeleri gerekirdi.
5-6 sene kadar 2 monitör, 1 sene kadar da 3 monitör kullandım. 3. monitör biraz abartıydı; kendim için gereksiz olduğunu düşündüm. Fakat bu, illüstrasyon için kullandığım kalemli tablet monitördü. Çizim yapmadığım zamanlar dikey konuma getirip 3. ekran yapıyordum.
Yaklaşık 1 senedir yeniden çift monitör kullanmaya başladım. Hikaye şöyle gelişti: iMac kullanmaya başladıktan sonra, diğer monitörümü PC’de kullanmaya başladım. 34 inçlik geniş ekranlı, dev gibi bir monitördü. iMac ise 27 inç.
Fakat PC için yeni bir monitör aldım ve 34 inçlik monitör boşa çıktı. Onu nasıl kullanabilirim diye düşünürken, yatay kullanmanın mümkün olmadığı belliydi. Dikey olmalıydı ve bunun için de monitör kolu lazımdı. Bir monitör kolu aldım ve dikey olarak iMac’in yanına konumlandırdım.
Peki ne değişti? Artık iMac ekranında pencere açıp kapatma derdinden kurtuldum. Dosyaları görüntülediğim klasör diğer ekranda sürekli açık. Ama ekran dikey olarak kocaman olduğu için klasör sadece üçte birini kaplıyor. Ekranı sanki 3 ayrı monitörmüş gibi kullanabiliyorum. 3 farklı pencere açılabiliyor. Sanki 4 monitörüm olmuş gibi bir his oluştu.
Aradıklarıma o kadar kolay ulaşabiliyorum ki… Üzerinde çalıştığım proje notlarımı, dosyaları görüntülediğim klasörü ve bir web sitesi sekmesini aynı anda ekranda görebiliyorum; hepsi sabit olarak orada duruyor. iMac üzerinden de istediğim gibi çalışmaya devam edebiliyorum.
Ayrıca web sitesi tasarımlarımın responsive özelliklerini dikey ekranda test edebilmek de büyük bir artı.
Dün çalışma masamdan bir fotoğraf paylaşmıştım. Bu sebeple bu yazım için biraz esprili bir illüstrasyon paylaşayım.
Yeni fabrikası inşa edilen bir firma için öncelikli olarak logo tasarımı ve araç giydirme tasarımı çalışmam olacak.
Ağırlıklı olarak “Web Site Tasarımı & Geliştirme” üzerine çalışsam da, tasarımcı olarak uzun yıllar çalıştığım için, firmaların ihtiyaçları doğrultusunda tasarım hizmeti de veriyorum.
Bu projeler tamamlandıktan sonra firmanın web sitesini de yapacağım. Sonrasında da kurumsal kimlik tasarımı üzerine çalışacağız.
Fakat firma, öncelikli olarak logo tasarımını seçmeyi istiyor.
Çalışma ortamımdan bir fotoğraf paylaşıyorum.
“Web Site Tasarımı & Geliştirme” üzerine çalışan biri olarak eleştirmek istediğim önemli bir konu var. Gezindiğim web sitelerde sıklıkla “responsive” (esnek) görünüm hataları ile karşılaşıyorum. Maalesef bu, sektörde pek önemsenmeyen bir konu haline gelmiş durumda; peki ama neden?
Bir web sitesi tasarlanırken ve geliştirilirken işe öncelikle masaüstü görünüm üzerinden başlanır. Sonrasında ise farklı ekran çözünürlükleri için gerekli uyarlamalar yapılır. İşleyişi bir örnekle açıklayayım: Web siteniz açıldığında ilk karşınıza çıkan alanda bir görsel ve üzerinde bir yazı olduğunu düşünün. Veya sunduğunuz hizmetleri anlatan yan yana dizilmiş 4 adet kutucuk olsun. Cihazın ekran çözünürlüğü küçüldükçe o yazıların düzgünce alt satıra geçmesi gerekir. Aynı şekilde hizmet kutuları da ekran daraldığında önce 2 üstte 2 altta olacak şekilde, cihaz tam mobil boyuta (cep telefonu) geldiğinde ise her satırda tek bir kutu olacak şekilde yeniden konumlanmalıdır. İşin mantığı temel olarak budur.
Ancak piyasadaki sonuçlara baktığımızda, bu durumun pek önemsenmediğine şahit oluyorum ve buna gerçekten üzülüyorum.
Kendi çalışma prensibimden örnek vereyim; geçtiğimiz günlerde tamamladığım bir web sitesi projesinin sadece responsive görünümü üzerinde neredeyse aralıksız 2 gün boyunca çalıştım. Her bir pikseli tek tek kontrol ettim. Sitenin her sayfasını, her bölümünü farklı ekran genişliklerinde en ince ayrıntısına kadar test ettim.
Yazımı “Ben mükemmelim, başkaları kötü iş yapıyor” mesajı vererek bitirmek istemiyorum. Ancak ziyaret ettiğim web sitelerinde bu tip bariz özensizlikleri gördükçe, mesleğine saygı duyan biri olarak bazen üzülüyor, bazen de kızıyorum.
İş hayatında üzerine en çok tartışılan, ama her seferinde aynı kapıya çıkan o malum konuyu konuşalım. Boşuna “Astarı yüzünden pahalıya gelmek” ya da “Ucuz etin yahnisi yavan olur” denmemiş. Bir tarafta istenen işin niteliği, diğer tarafta o işin gerektirdiği emek ve karşılığında talep edilen (aslında hak edilen) ücret. Bu denklem ne yazık ki sık sık şaşıyor.
Profesyonel bir hizmetin, yılların getirdiği tecrübenin ve sunulan kalitenin fiyata yansıması kaçınılmazdır. Ancak müşteri tarafında bu yansıma, bazen sadece “pahalı” etiketiyle karşılanıp, içeriğine hiç bakılmadan elini tersiyle itilebiliyor.
Her yıl en az birkaç kez başıma gelen klasik bir döngü var. Fiyat tekliflerim piyasa ortalamasına göre gayet makul olmasına, “uçuk” rakamlar telaffuz etmememe rağmen; teklif sunduğum bazı potansiyel müşterilerim rotayı çok daha ucuz alternatiflere çeviriyorlar. Buraya kadar her şey normal görünebilir. Ancak asıl hikaye, o müşterilerin kimisinin birkaç gün, kimisinin birkaç hafta, kimisinin ise aylar sonra pişmanlıkla geri dönmesiyle başlıyor. Çünkü “tanıdık vasıtasıyla” ya da “öğrenci harçlığı çıksın diye” çok ucuza yaptırılan o işler, ne yazık ki çoğu zaman hüsranla sonuçlanıyor.
Geri dönen müşterilerin anlattıkları hep aynı senaryo: Verdikleri iş rezil edilmiş, talep ettikleri özelliklerin hiçbiri yerine getirilmemiş, ortaya çıkan sonuç profesyonellikten tamamen uzak.
Özellikle web sitesi projelerinde bu durumla çok sık karşılaşıyorum. Ucuza anlaştıkları kişiye ulaşamıyorlar, telefonlar açılmıyor, site deseniz hiçbir fonksiyonu çalışmıyor, linkler kırık, görsel yerleşimleri kaymış. Ben zaten Tasarım Eleştiri web sitemde, sektördeki bu tip tasarım hatalarını, özensiz işleri ve bunların nedenlerini her gün detaylarıyla paylaşıyorum. Orada eleştirdiğim o kötü örneklerin canlı mağdurlarını karşımda görmek, haklılığımı kanıtlasa da harcanan zamana ve paraya üzülmemek elde değil.
Sonuç olarak, ucuz diye çıkılan yolun faturası, işi baştan aşağı yeniden yaptırmak zorunda kaldıkları için çok daha ağır oluyor. Benim iş anlayışıma göre sunulan hizmet kusursuz, sağlanan destek kesintisiz olmalı. Yapılan iş, teknik ve görsel olarak doğru temellere oturmalı.
Alınan paranın hakkı sonuna kadar verilmeli, ödenen paranın karşılığı da tam olarak alınmalı. Ucuza kaçmak, maalesef çoğu zaman en pahalı tecrübedir.
Geçtiğimiz günlerde, bir ilçede faaliyet gösteren ve çevresindeki birkaç ilçeye de hakim olan bir emlak ofisinin sahibiyle, iş ortamı dışında konuşma fırsatımız oldu. O ne iş yaptığını anlattı, ben de kendi mesleğimi söyledim. Laf lafı açınca konuyu web sitesine getirdim.
Kendisine bir web sitesine ihtiyacı olup olmadığını sorduğumda, sıkça duyduğum o klasik cevabı aldım: “Bizim Sahibinden ve Hepsi Emlak’ta hesabımız var, gerek yok.”
Bahsettiğim yer, birkaç çalışanı olan ve gerçekten çok büyük kazançlar elde eden bir işletme. Portföylerinde 100 milyon TL’nin üzerinde satış değerine sahip gayrimenkuller bile var. Ancak buna rağmen kurumsal bir logoları dahi yok; tabelalarında sadece dümdüz yazılmış bir firma ismi duruyor. Orada amacım kesinlikle bir müşteri kazanmak değildi. Asıl gayem, yanlış olduğuna inandığım bu düşünce yapısını değiştirebilmekti.
Milyonluk işler yapılıyor ama resmi yazışmalarını muhtemelen @gmail.com, @hotmail.com ve hatta belki @mynet.com uzantılı adreslerden yapıyorlar.
Bu ve benzeri şeylerin firmaya verdiği zararı şöyle özetleyebilirim:
Peki, “İlan sitelerinde hesabımız var” demek neden yetersizdir? Neden bir web sitesi şarttır?
Facebook’un ilk zamanlarından başlayarak, sonrasında Twitter ve Instagram’ın hayatımıza girmesiyle sosyal medyada her şeyi paylaşma durumu hakimdi. Ben konuyu özellikle tasarımcılar, yazılımcılar ve benzeri profesyoneller açısından ele alayım. O dönemlerde çalışma süreçleri, çalışırken karşılaşılan zorluklar, üzerine uğraşılan projeler, kullanılan teknikler ve pratik ofis çözümleri gibi birçok detay paylaşılırdı. Hatta YouTube’u da buna dahil edelim; o zamanlar gerçekten çok fazla faydalı içerik üreticisi vardı.
Evet, durumun biraz abartıldığı zamanlar da oldu; sabah canı sıkılanın, hangi saatte neden canının sıkıldığından bile haberdar oluyorduk. Fakat geldiğimiz noktada o “bilgi paylaşma hastalığı”, yerini maalesef “bilgi paylaşma cimriliğine” bıraktı. Bunun kesinlikle bir ortasını bulmamız gerekiyor.
Kimse ille de paragraflarca blog yazısı yazmak zorunda değil; eskiden iki cümleyle bile olsa çalışma süreciyle ilgili bir şeyler paylaşılırdı. Şimdi insanlar bu durumdan tamamen uzaklaştı. YouTube’da o kadar çok faydalı içerik üreticisi vardı ki… Kanalı büyüyüp on binlerce, yüz binlerce aboneye ulaşanlar yola devam etti ama diğerleri kanallarını kapatıp gitti. İnsanların birbirlerine karşı tavırları da bu sonucu doğurdu elbette. Bir tasarımcı bir konuyla alakalı fikrini paylaştığında meslektaşları tarafından linç edildi; bir yazılımcı fikir sunduğunda yine meslektaşları tarafından topa tutuldu.
Şu durum da var: Tam zamanlı çalışanların içerik üretmesine, çalıştıkları firmalar tarafından pek sıcak bakılmadı. Bu işlere heves edenlerin bir kısmı, sırf bu baskıdan dolayı üretmeyi bıraktı. Aslında bu, geçen gün bahsettiğim “kişisel markalaşma” konusunun ta kendisiydi ve bunun firmaya da ciddi katkısı olacağı aşikârdı. Şu anda birçok profesyonel; sabahın erken saatinde işe gidip, akşam geç saatlerde eve dönmeyi, haftanın 5 hatta 6 günü bu döngüyü sürdürmeyi ve aylık sabit bir ücret karşılığında sessizce yaşamayı tercih ediyor.
Biraz da zanaatkârları ele alalım. Bir marangoz, boyacı, ayakkabı tamircisi, tesisatçı veya elektrikçi bildiklerini anlatsa fena mı olurdu? YouTube’da bu tarz belgesel tadında videolar çeken kanallar var misal; ne güzel, hayranlıkla izliyoruz değil mi? Keşke her meslekte böyle paylaşımlar olsa… Eğer kamera karşısına çıkmak istenmiyorsa bile, en azından benim yaptığım gibi bir şeyler yazılsa. Keşke…
Yerel esnafın e-posta adresine ihtiyacı olmayabiliyor. Müşterileri ile iş yerinde, telefonla, WhatsApp ile veya Instagram gibi sosyal medya araçları ile iletişimde olmayı tercih edebiliyor.
Fakat iş akışını yazışmalarla yöneten işletme sahiplerinin mutlaka kurumsal bir e-posta adresine ihtiyacı var. Örneğin matbaalar, toptancılar, proje ofisleri, lojistik firmaları veya insan kaynakları şirketleri gibi yerlerde; işletme sahiplerinin kartvizitlerinde, sırf web siteleri yok diye “Gmail”, “Hotmail” gibi e-posta uzantılarını görebiliyoruz. Firmanın kurumsallığını ciddi anlamda olumsuz etki yapıyor bu.
Ayrıca freelance çalışanlar için de bu durum geçerli. Freelance grafik tasarımcılar, mimarlar, illüstratörler, hatta YouTuber’lar, danışmanlar ve metin yazarları gibi profesyoneller de kartvizitlerinde web siteleri ile beraber, aldıkları alan adına ait e-posta adreslerini sunduklarında profesyonel görünümlerine ciddi anlamda etki ediyorlar.
Aşağıda iki örnek paylaşıyorum. Sizce hangisi?
Örnek 1: dilara_tasarim_1990@gmail.com — Örnek 2: info@dilaratasarim.com
Bir firma ile yeni bir proje üzerinde çalışmaya başladım. Firma şu sıralar yeni bir fabrika inşa ediyor ve sektöre yepyeni bir marka ismi ile “merhaba” demeye hazırlanıyor. Önümüzde yapacak çok işimiz var; uzun ve bir o kadar da eğlenceli bir çalışma süreci bizi bekliyor.
Sürece öncelikle firma isminde bir revize ile başlayacağız. Aslında bu tamamen bir isim değişikliği değil, daha ziyade ismin sektöre daha uygun hale getirilmesi diyebiliriz. Örneğin; “ABC GRUP” ismini, sektöre aidiyetini güçlendirmek adına “ABC METAL” şeklinde güncellemek gibi düşünebilirsiniz. Ben de bu konuda detaylı araştırmalar yapıp bazı isim önerileri sundum. Burada en çok dikkat ettiğim hususlar; aynı isimde faaliyet gösteren başka firmaların olup olmadığı, benzer isimlerin sektörde karışıklığa sebebiyet olup olmayacağı veya ismin o bölgedeki başka bir firmayı çağrıştırıp çağrıştırmadığı oldu. Ayrıca Google ve sosyal medyada o isimle arama yapıldığında karşıma çıkan sonuçları da titizlikle analiz ettim.
İsme karar verdikten sonra logo tasarımı sürecimiz başlayacak. Firmanın logo tasarımını da bizzat ben üstleneceğim. Her ne kadar kendimi daha çok “Web Tasarımı & Geliştirme” alanında tanıtsam ve ağırlıklı olarak bu alanda çalışsam da, 17 yılı aşkın bir tasarımcılık geçmişim ve tecrübem var. Logonun ardından ise kurumsal kimlik tasarımı sürecimiz başlayacak ve firmanın ilk aşamada ihtiyaç duyacağı temel materyalleri tasarlayacağım.
Elbette bu süreçte, bir firma için hayati önem taşıyan “WEB SİTE TASARIMI & GELİŞTİRME” aşaması da gündemimizde olacak. Firmaya bu konuda özellikle ısrarcı oldum; çünkü logodan sonra ilk sırada yer alması gereken şey kesinlikle web sitesidir. Bunun pek çok sebebi var ama en basitinden “kartvizit” örneğini verebilirim. Kartvizitinizi bir iş ortağınıza veya müşterinize uzattığınızda, üzerindeki e-posta adresinin Gmail vb. ücretsiz sağlayıcılara ait olması profesyonel durur mu? Mutlaka domain uzantılı kurumsal bir e-postanız olmalı.
Peki, alan adınızı sadece e-posta için kullanmak doğru mu? Teknik olarak evet, ama markanız için büyük bir eksiklik. Kurumsal e-posta adresinizi gören bir müşteri, merak edip web sitenizi ziyaret etmek istediğinde bir hatayla karşılaşırsa veya size “Web sitenizi öğrenebilir miyim?” diye sorulduğunda “Web sitemiz yok” cevabını vermek ne kadar profesyonel olur?
Zaman zaman bu ve benzeri konulardaki düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğim. Ayrıca bu projenin çalışma süreci hakkında da buradan güncellemeler yapacağım.
Bugün, ülkemizde pek fazla değer görmeyen ama bir şirketin büyümesinde tahmin bile edilemeyecek kadar büyük katkısı olan kritik bir kavramdan söz etmek istiyorum: Yöneticilerin Kişisel Markalaşması.
Türkiye’deki genel tabloya baktığımızda, firmaların genellikle sadece kurumsal kimlikleriyle ön plana çıkmayı tercih ettiğini görüyoruz. Başarılar, emekler ve projeler tamamen firma ismi altında lanse ediliyor. Hatta şirket sahibi olan yöneticiler bile çoğu zaman “fazla göz önünde olmama” eğilimindeler. Ancak asıl sorun, firmalarda üst düzey çalışan olan profesyonel yöneticiler için başlıyor; çünkü onların kişisel markalarını parlatma girişimi, işverenler tarafından çoğunlukla negatif bir tutumla karşılanıyor.
Maalesef Türkiye’deki kurumsal kültür buna henüz pek müsait değil. En basit tabiriyle; “Yöneticim ya da patronum görür, yanlış anlar” endişesiyle LinkedIn’de bir gönderiyi beğenip yorum yapmaktan dahi çekinen birçok çalışan var. Şirketin en üst pozisyonuna kadar herkes bu baskı altında. Öyle ki, toplantılarda insanlara “Kariyer.net’teki CV’ni neden güncelledin?” diye hesap sorulan bir iklimden bahsediyoruz.
Oysa bir şirketin CEO’sunun, COO’sunun veya Genel Müdür’ünün güçlü bir isme sahip olmasının o firmaya katacağı değer tartışılmaz. Dünyada bunun sayısız başarılı örneği var. Ancak ülkemizde bu durum ne yazık ki şirketle bir “rekabet” olarak algılanıyor. Burada başta ego olmak üzere “Benden büyük olamazsın” düşüncesi; ardından da “Müşterileri alıp gider” korkusu ortaya çıkıyor.
Kurumlar, “Biz kimseye muhtaç değiliz” mantığıyla, bütün değerlerini sadece firma isminin üzerine kuruyorlar. “Eğer A kişisi yarın giderse, yerine B kişisi gelir ve işler kaldığı yerden devam eder” diye düşünüyorlar. A kişisi ise Y firmasına geçer, orada da aynı döngü devam eder.
Bu noktada iletişim kurduğum profesyonellere her zaman şunu söylüyorum: Şu anda çalıştığınız şirkette böyle bir hamle yapmanız büyük ihtimalle olumsuz karşılanacaktır. Stratejinizi doğru kurun. Eğer işten ayrılma durumunuz olursa, tam o geçiş sürecinde kendi kişisel markanızı inşa edin. Böylece, sonrasında çalışmaya başlayacağınız şirket sizi bu güçlü markanızla ve mevcut duruşunuzla kabul edecektir. Zaten güçlü markanızı ve mevcut duruşunuzu artık o firma için kullanacaksınız.
Aynı şekilde, buradan firma sahiplerine de seslenmek istiyorum. Bahsettiğim noktalarda yaşayabileceğiniz tedirginliklerde veya hissettiğiniz olumsuz düşüncelerde haklı olduğunuz paylar mutlaka vardır. Ancak doğru kişilerle, doğru iş birlikleri yaptığınızda; firmanızın yükselişi hayal bile edemeyeceğiniz noktalara ulaşacaktır. Dünyada bunun sayısız örneği mevcut. Unutmayın; insanlar artık sadece markaları takip etmek ya da kurumsal logolarla konuşmak istemiyor, karşılarında kanlı canlı insanları muhatap olarak görmek istiyor.